Sabahları yataktan en çok kendim için kalkmalıymışım… Bilemedim.
Herkesin sabah uyanmak için bir sebebi vardır elbet. Söz konusu kadın olduğunda bu sebepler genelde; çocuk, eş, iş ya da aile gibi kendinden başka herkesi içerir. Çünkü biz kadınlar, hayatımızın merkezine başkalarının ihtiyaçlarını koymaya öyle alışmışızdır ki çoğu zaman bizim de bir şeylere ihtiyacımız olduğu fikri aklımızın köşesinden bile geçmez. Teknolojinin hızıyla bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça, bu “kendini ihmal etme” hâli biraz daha konuşulur, öğrenilir oldu. Ancak bu gerçeği hiç öğrenmeden, kendini bir kez bile fark etmeden bu dünyadan göçüp giden ne çok kadın var… Belki de biz, bir nebze de olsa şanslı olanlarızdır. Fakat bazen farkında olmak da insanın ruhunda ayrı bir yorgunluk yaratıyor. Boşuna dememişler; “Cehalet mutluluktur” diye. Bazen bilmemek, fark etmemek, insanın omzuna bir tuğla daha konulmasını engelleyebiliyor.
Modern dünya bize sürekli bir şeylere yetişmemizi, daha üretken olmamızı ve hep daha fazlasını başarmamızı fısıldıyor. Japonların kadim felsefesi ikigai de genelde bu “başarı” tablosunun bir parçası gibi sunuluyor: Neyi seviyorsun? Hangi işte iyisin? Dünyanın neye ihtiyacı var? Sana ne için para ödeniyor? Oysa gelin bir de madalyonun diğer yüzüne, o dört çemberin tam ortasında duran “insana” bakalım. Yani kendimize. Çünkü kendine vermediğin her değer, yarım kalmış bir ikigai’dir.
İkigai, en kaba tarifiyle “sabah yataktan kalkma sebebi” demektir. Fakat bir kadının sabah yataktan başkaları için değil, kendisi için heyecanla kalkabilmesi bir devrimin ta kendisidir. En son ne zaman acele etmeden, “yetişmem lazım” kaygısı taşımadan, “bugün sadece kendim için var olacağım” diyerek uyandın? En son ne zaman aynada gözlerinin içine bakarak, yüzündeki kan dolaşımını hissederek, kendini gerçekten severek yıkadın yüzünü? Ya da bunu hiç yaptın mı? Hayatın boyunca aynada kendi gözlerine bakıp; “Seni seviyorum kızım, iyi ki varsın, varlığına şükürler olsun,” dedin mi? Diyemezsin. Çünkü evladına, eşine, sevgiline ya da dostuna söyleyebileceğin kadar kolay değildir kendine “seni seviyorum” demek. Kendi değerini görmezden geliyorsun. Ve acı olan şu ki sen kendini görmezden geldikçe, etrafındaki herkes de seni görmezden gelmeye başlıyor. Sen kendini fark etmediğin sürece, onlar da seni görmemeye devam edecekler. Sonra insanlara kızacaksın; “Ben onun için saçımı süpürge ettim, her istediğinde yanındaydım ama o benim ihtiyacım olduğunda yoktu,” diyeceksin. Bu kırgınlıklar birikecek ve en sonunda bedeninde sızılar başlayacak. Ağrılar dayanılmaz hale geldiğinde doktora gideceksin. Yapılan tüm tahlillerin temiz çıkacak ve doktor sana; “Durumunuz psikolojik, bir de psikiyatra görünün,” diyecek. Belki gittiğin o psikiyatr da seni pek dinlemeyecek; çünkü orada bile kendi değersizliğini konuşturacak, senin ruhuna iyi gelecek o “doğru” doktoru bulmak için çaba sarf etmeyeceksin. O da sana; “Biraz gevşemeye ihtiyacınız var, bu ilacı kullanın bir şeyiniz kalmaz,” deyip bir reçete uzatacak. “İnsanlara iyilik etmekten hasta oldum” düşüncesiyle o masum görünüşlü ilacı içerek, kendini “psikolojik sorunları olan biri” gibi görmeye başlayacaksın. O ilaç başlarda iyi gelecek, ta ki bünyen alışana kadar… Eğer şanslıysan, bedeninin sana “Kendine değer ver artık!” diye bağıran çığlığını duyacaksın ve adına fibromiyalji denilen o sert gerçekle yüzleşeceksin. Kendine soru sormayı öğrendiğinde ise tüm yaşananların suçlusunun “başkaları” olmadığını, aslında sen kendine değer vermediğin için bedeninin seni uyandırmak adına bu hastalıkları ürettiğini anlayacaksın. Merkeze kendini koymazsan, bu hayatta görünmez olmaya devam edersin.
Kendini merkeze koymak bir bencillik değildir. Aksine, hem kendine hem de topluma karşı faydalı olabilmek adına yapılmış bir öncelik sıralamasıdır. Dinlenememiş, ruhu aç kalmış bir insan ne kadar verimli bir çalışan olabilir? Tüm gün dışarıda yorulup, eve gelince yemek ve temizlikle tükenen bir anne, çocuğuna ne kadar “gerçekten” annelik yapabilir? Eğer bir saatin sadece kendine ait olduğunu bilse, biraz uzanıp dinlenebilme şansı olsa, o anne daha ışıl ışıl olmaz mı? Unutma: senin ışığın sönükse, kimsenin yolunu aydınlatamazsın.
Çocukluğumda evlerimizde, oturma odasının dışında bir de misafir odası olurdu. Eğer misafir yoksa, o odaya girmek kesinlikle yasaktı. İlginçtir ki, misafir gelmemesine rağmen o boş oda, evin diğer odaları gibi her gün titizlikle temizlenirdi. Ev halkı kendine değil, gelme ihtimali olan misafire öncelik verirdi. Misafir odasındaki mobilyalar çok daha ışıltılı, dekoru çok daha göz alıcı olurdu. En güzel eşyalar, en yumuşak koltuklar o kapalı kapının ardında, hiç kimse oturmasın diye bekletilirdi. Ev halkı olarak bizler ise her gün kullanılan, biraz eskimiş, daha sönük oturma odasında günlük hayatımızı yaşardık. Aslında biz o günlerden öğrendik en iyisini başkasına ayırmayı, kendimize ise kalanla yetinmeyi. Sadece misafir odaları değil, üzerimizdeki kumaşlar da anlatır bu değersizlik hikâyesini. Mesela, bütün eski kıyafetler evde giyilmek üzere ayrılır. Nerede yırtık, lekeli ya da rengi solmuş bir parça varsa, ‘ekonomik’ olmak adına ev hâli ilan edilir. O solgun kumaşların içinde biz de yavaş yavaş solarız da fark etmeyiz, aynaya kendimiz için bakmayı bilmediğimiz için. Ancak bir misafir geldiğinde, o dolabın derinliklerindeki ‘iyi’ kıyafetler çıkarılır, saçlar özenle taranır, belki yüze biraz renk gelsin diye makyaj yapılır. Tam da burada durup sormak lazım. Neden misafir gelmeden, sırf kendin için yapmıyorsun bunu? Neden aynadaki yansımanda kendini o yırtık, eski kıyafetlere layık görürken, dışarıdan gelen bir yabancıyı en düzgün haline layık görüyorsun? Kendini hep ‘ikinci kaliteye’ mahkûm edip, en iyisini hep ‘başkasına’ sakladığın bir hayatta, gerçek bir yaşam amacından, yani ikigai’den bahsedebilir misin? Artık o kapalı kapıları açmanın, o en güzel fincanlarda kendi kahveni yudumlamanın vakti gelmedi mi?
İkigai, dünyanın senden ne beklediği değil, senin bu dünyaya ne katmak istediğindir. Ve sen, ancak kendi değerini bildiğin kadar bu dünyaya ışık katabilirsin. Üzerindeki o solmuş kıyafetleri çıkarıp atar gibi, başkalarının beklentilerini de sırtından indir artık. Aynaya bak ve sadece orada gördüğün o kadına, tüm samimiyetinle söz ver; bundan sonra, en çok kendim için uyanacağım. Çünkü sen, bir başkasının hayatındaki ‘yedek oda’ değil; kendi hayatının en kıymetli baş köşesisin. Kendini görmeye, kendini sevmeye ve en çok da kendin için ‘var olmaya’ başla. Çünkü kadınız ve biz, kendimize değer verdiğimizde dünya çiçek açar.



