Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ev: Sığınak mı Tuzak mı? Asılacak Kadın Romanı Üzerine

Pınar Kür’ün, Asılacak Kadın romanı, Melek’in trajik yaşamını konu alır. Çocukluğunda sadece dedesinden sevgi gören Melek, üvey babasının kötü muamelesi altında büyür. Dedesinin ölümüyle birlikte İstanbul’da bir konağa, yaşlı bir kadına bakması için verilir. Evin batı özentisi, Fransız eski sevgilisini unutamamış ve kadını takıntı hale getirmiş, bütün gün evde oturan Hüsrev Ebruzade, annesi öldükten sonra, serpilmiş ve genç kadın olmuş Melek’e, her gece sokaktan toplayıp getirdiği erkeklere zorla fuhuş yaptırmaya başlar. Ancak bir gün Hüsrev Bey, evin kahyasının genç delikanlı oğlu tarafından öldürülür. Melek ve Yalçın, hakim karşısına çıkar. Melek, cinayete yardım ettiği gerekçesiyle hakkında idam kararı verildiğinde bile ağzını açıp bir şey söylemez.

Pınar Kür, 1979 yılında yazdığı bu hikâyeyi, bireysel bir dramın ötesinde, kadına bakıştaki çarpıklıkları ve toplumsal sınıf farklarını çarpıcı bir biçimde ortaya koyarak anlatır. Karakterlerin iç dünyaları ve mensup oldukları sınıfın gerçekçi tasvirleriyle roman, hem güçlü bir toplumsal eleştiri hem de edebî bir başarı örneği haline gelir.

Romana biraz daha yakından bakacak olursak…

Hakim karşısına çıktıklarında, evin kahyasının oğlu, Galatasaray lisesinde okuyan, yani akıllı, istikbali parlak bir genç olan Yalçın, Melek’i konuşması yönünde teşvik etse de Melek hakkındaki tüm suçlamalara sessiz kalır.

Hakim, adeta toplumun sesi olan bir iç monologla olayları kendince yorumlar. Genç bir kadın, mirasına konmak için yaşlı bir zengini ayartmış, genç aşıklarıyla gönül eğlendirmiş, ve nihayetinde son aşığının temiz duygularını kullanarak adamı öldürtmüştür. Ne şeytan bir kadındır bu Melek. Roman 1979 yılında yazılmıştır. Ama bugün de genç bir kadın ile zengin, yaşlı erkeğin izdivacı konuşulsa, bu tarz bir düşünceyle, yargısız infaz yapacak kişi sayısı az değildir.

Hüsrev Bey’in her gece sokaklarda, kahvehanede gezerek genç kadınla cinsel ilişkiye girecek adam arayıp bulduktan sonra kendisi önde, müşteri (istismarcı) arkasında yürürken yalıya girdiklerini görenlerin, Melek’in her gece eve başka erkekleri alan ‘kötü kadın’ olduğuna dair şahitlik etmeleri…

Bugünden bakınca, her koşulda ihalenin kadının namussuzluğuna kesilmesi açısından farklı mı olur bilemem.

Peki ya bu köylü kızı, koskoca frankofon yalı beyefendisinin nasıl karısı olmuştur?

Melek’e, Hüsrev’in yatağa bağımlı annesinin bakımını yapması için para verilir. Melek’e verilir derken, tabii ki Melek’in eline para falan verilmez, Melek’in üstünde travma harici hiçbir katkısı olmayan üvey babanın eline sayılır her ay para. Annesi ölünce, Hüsrev Bey’e, her ay, bu parayı vermek de gereksiz masraf gelir ve Melek’le evlenerek onu nikahlı karısı yapar. Hem böylelikle genç kadının yanına gelen erkekler konağa girip çıktıkça oluşacak dedikoduların da önüne geçilmiş olur. Hüsrev Bey’in nikahlı karısının hesabını kim/kime sorabilir o zaman?

Hakimin peşin hükümle ve belki bugün de birçok modern versiyonuna şahit olup da “Aman  nikahlı karısı’’ deyip ardını sorgulamadığımız, ‘Köylü/varoş/kurnaz kızın, zengin, yalı beyefendisini kapaklama’ hikayesi işte böyle gerçekleşmiştir.

Hüsrev Bey’le evlenene kadar pazen şalvarı, üstünde eteği, geleneksel kıyafetleriyle evde dolaşan genç kadının, evlendikten sonra, Hüsrev Bey’in Fransız eski sevgilisinden kalma saten gecelikleriyle, içinde iç çamaşırsız, evde dolaşmaya başladığını gören evin çalışanları bu değişimi fark eder. Ama, bu insanlar, kafasına esince annesine “Altınlarım nerde, nereye sakladın?’’ diyerek etrafını hayali suçlamalarla itham eden, yaşlı, huysuz adamla evlendikten sonra değişim geçiren, kimselerle konuşmayan, sesini kaybetmiş Melek’e, “Sana ne oldu?’’ diye sormak yerine, genç kızın değişiminin dedikodusunu yaparlar.

Hatta Melek’in gece eve gelenlerle mesaisinin olduğunun, o yüzden sabahları geç kalktığının, hiçbir iş yapmadığının dedikodusunu yaparlar. Bugün de herhangi bir şekilde ‘adı kötüye çıkmış’ kadına, vebalı muamelesi yapılması, halinin hatrının sorulmaması “Aman uzak dur, belayı bize bulaştırmasın da’’ denilerek “Sana neler oluyor, biri sana kötü bir şey mi yapıyor?’’ diye sormaktan kaçınılması gibi… bir kadının hali hatırı, sabahları geç kalkıp iş yapmaması kadar dikkate değer olmaması gibi…

Her gece sokaktan, kahvehaneden, istismar için eve davet edilen erkekler de o mahallenin erkekleridir. Hüsrev Bey’i kahvede görünce, “Bakalım bu akşamın talihlisi kim?’’ diye kendi aralarında gülüşürler. Gencinden yaşlısına, evlisinden yeni yetme delikanlısına, sırf merakından da olsa Hüsrev Bey’in peşine takılıp konağa uğramayan yoktur. Birinin düştüğü bilinir, Allah kurtarsın denilir.

Dedikodulara uzak, evin kahyasının oğlu Yalçın, lisede yatılı okuduğu için konakta olup bitenlere yabancıdır. Bir yaz tatilinde öğrenir olanları… Kendisi de bu istismarın bir faili olur bir zaman sonra. Birkaç kez konağa gidip geldikten sonra Melek’e bir duygu geliştirir. Ama aşk, tutku, birlikte gelecek kurma hayali gibi bir şey değil. Yalçın, Melek’i, o sapık adamdan kurtarmak ister. Hüsrev Bey’i öldürürse, Melek’i kurtaracağını düşünür. Ve Hüsrev’i öldürür.

Yalçınla Melek, adam öldürme suçuyla mahkemeye çıkarlar. Ancak hiçbir zaman sesi çıkmamış, başına ne gelirse sessizce sonunu beklemiş Melek, hakimin karşısında da hep yaptığı gibi davranır ve sesini çıkarmaz. Susmayan iç monologlarına rağmen dışarıya çıt çıkarmaz Melek. Ve ‘tık’ kalem kırılır… Melek’e idam cezası verilir. Günümüzde başına gelenler yüzünden intiharı seçen/ seçtirilen kadınlar gibi… Melek kendisini savunmayarak bir nevi intihar eder. Hüsrev Bey’i öldüren Yalçın ise yaşının küçüklüğünden dolayı müebbet hapis cezası alır.

Bu sayının teması ‘ev’. Benim de, Asılacak Kadın romanındaki Melek’ten hareketle aklıma şu düşünce takıldı. Ya bazıları için ev, içinde huzur bulduğu değil de, kaçınca kurtulduğu yerse?

Ne şanslıdır ki bazıları, ‘ev’ denilince, çıtır çıtır yanan sobanın ısıttığı salonda, banyo sonrası sabun kokulu, dolanmış saçlarını şefkatle tarayan annelerini ve işten gelen emektar babası, kapıda belirdiği an ‘babam varsa, bana bir şey olmaz’ güvenini hatırlarlar. Bazıları ise, buldukları ilk koca adayıyla evlenip, bulduğu ilk fırsatta üçe beş bakmadan o evden kaçma planlarını hatırlarlar.

Birbirine kenetlenmiş kardeşleri, ‘bizim mahallenin kızı’ diyerek korundukları mahalle abilerini, destekleyici akrabalarını değil… Dört duvar arasında hapis gibi yaşadıkları hayatı, aile içi mevzu adı diye halı altına süpürülenleri, türlü ihmal ve istismarı, görmesine, duymasına, dedikodusunu yapmasına rağmen bir kez olsun “Nasılsın, senin için yapabileceğim bir şey var mı?’’ diye sormayanları hatırlarlar. Dedikodu yaparken aldığı günahın yükünü, duyacakları gerçeklerin ağırlığına tercih ederleri… Zorbanın avcunda kıvranırken, gün be gün sesini, neşesini, güvenini kaybederken samimi olarak “Nasılsın?’’ diye sormayanları…

Demem o ki, her ev, başına ne gelirse gelsin koşarak dönmek isteyeceğin yer değil, kaçarak uzaklaşıp o evde yaşananları unutabilmek için intiharı bile tercih edebileceğin yerdir. Ve belki de bazen bir insanın kaderini değiştirebilecek şey, koskoca bir kurtarma operasyonu değil, içten sorulmuş küçücük bir “Nasılsın?’’ sorusudur.

Önemli not: Çevrenizde gördüğünüz bir istismar ya da şüphesi varsa, en yakın Sosyal Hizmet Merkezine, Kolluk kuvvetlerine, 7/24 Alo 183’e, isimsiz bir şekilde, ihbarda bulunabilirsiniz. Baro Adli Yardım Bürosundan, Belediyelerin ve Sivil Toplum Kuruluşlarının kadın dayanışma ve sığınma merkezlerinden yardım talep edebilirsiniz.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Meltem Özkan
Meltem Özkan
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji mezunu, Yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesinde tamamladı. İstanbul’da yaşıyor ve sosyolog olarak çalışıyor. Çeşitli öykü kitaplarında ve dergilerde yazıları yayımlandı. Sinema, sosyal projeler ve yazarlık alanında üretimlerini sürdürmektedir. Üç kişilik bir ekip ile film ve dizi yorumları yaptığı “Uzaktan Bak Gözün Bozulacak” adlı bir podcasti bulunmaktadır.

POPÜLER YAZILAR