Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ateş Görmemiş Yemek Savaş Görmemiş Asker Olmaz

Japonya-3

Kyoto’da İnari dağının eteklerinde bir tapınak; Fushimi İnari Taisha. İnari Japon mitolojisinde pirinç tanrısı olarak biliniyor. Tarım ile, ticaret ve bereket ile ilişkilendiriliyor. Tapınağa çıkan patikada binlerce turuncu kapı var. Bu kapılar bizdeki gibi açılır kapanır, iki kanatlı kapılardan değil. Boşluğu ikiye bölen, kapanmayan kapılar. Japonlar bu geçitlere Torii diyor. Bu ardı ardına sıralanmış turuncu Toriiler âdeta bir tünel oluşturuyor. Ve adına dilek yolu ya da dua yolu deniyor. İş adamları, varlıklı aileler gerçekleşen her dileği için buraya bir kapı bağışlıyor. Yani gördüğümüz her bir geçit kabul olmuş bir duayı temsil ediyor. Gerçekleşmiş dileklerin, kabul olmuş duaların arasından adım adım geçmek büyülü bir his. Her birimiz aslında her an kabul olmuş bir duayı yaşıyoruz, diye düşünüyorum bu turuncu tünelden geçerken. İnsan dilediklerine dikkat etmeli. Çünkü dilekler gerçekleşiyor. Ve sonra “Peki bu olanla ne yapacağım şimdi?” diye düşünürken buluyor insan kendini. Mesele, dileğini asıl gerçekleştiğinde hâlâ diliyor olabilmek.

Geçitlerin arasından kalabalık ile birlikte yürürken keşke bu yolu daha sakin, sessiz ve huşu içinde yürüyüp o manevi atmosferi daha fazla hissedebilseydim diye düşündüm. Ama sonrasında  bir hatırlatma geldi; Burası dünya! Burda rahat yok… Uhrevi, manevi farkındalıklar için steril ortamlar değil tam tersi çarşı pazar gerekiyor.

almak-vermek,

alamamak-verememek,

anlamak-anlaşılmak,

anlamamak-anlaşılmamak,

gitmek-gelmek,

gidememek-gelememek,

sevmek-sevilmek,

sevememek-sevilmemek…

Düşünsenize peygamberleri! Bir taraftan yaratıcının doğrudan hitabına mazhar olup, sonra bir sürü gerizekâlıyla muhatap oluyorlar!

Tüm kutsal metinlerde anlatıldığı gibi sessizlikte gelen idrak kaosta sınanıyor.

Kutsallık atfedilen yerlerde hissettiğin ferahlama bir adım sonrasında karmaşa, gürültü, şiddet, hiddet ile karşılanıyor. Eğer aydınlanmaya, tekamüle talipsen uğraş bakalım ağyar ile, uğraş ki yara erebilesin, ağyardan geçmeden yara varamazsın diyor ilahi matematik.

Japonya Türkiye’den altı saat ileri. Gün ortasında uykunuz gelip sersemlerken gece yarısında sabah olmuşçasına uyanıyorsunuz. Jetlag çok acayip bir şey gerçekten. Fırlatmak ve gecikme demek olan Jet ve lag kelimelerinin birleşiminden oluşuyor ve fırlatılmış olma kaynaklı gecikme anlamına geliyor. Ruhun ve zihnin bir yere gitti ama bedenin oraya gecikti. Bedenin hâlâ bir önceki zamanda ve destinasyonda kaldı. Meridyenleri aşıp zamanda ileri ya da geri gittiğimiz yolculuklarda başta uyku düzeni olmak üzere tüm metabolik faaliyetler şaşıyor. Aslında yaşamın kendisi bir çeşit jetlag değil mi, diye düşünmeden edemiyorum. Bedenimiz bu dünyaya fırlatılmış da ruhumuz bir önceki destinasyonda kalmış gibi. Neyse ki jetlag ile mücadele yöntemlerini ruh ile bedeni ve zihni hizalamayı seyahatlere gide gele öğreniyoruz.

Böyle başka kültürden başka coğrafyalara gidince koca bir atlas açılmış önüme de ben harita üzerinde yolları adımlıyor gibi hissediyorum. Sadece harita değil, sanki zaman denen boyut da bir atlas gibi açılıyor ve zamanı da adımlamaya başlıyor insan. Hani hikâye zamanı diye bir şey vardır ya! Hikâyelerde zaman doğrusal değildir; kıvrıla kıvrıla akar. Hatta bir ileri bir geri gider. Hikâyeler zamanın büküldüğü yerlerdir. Bir tek anı sayfalarca dört nala sürerken, asırları tek bir cümle ile olduğu yere mıhlayabilirsin bir hikâyeyi anlatırken. Japonya’da da zaman bükülüyor. Son teknoloji, yüksek refah ve eğitim seviyesini gördüğümüz şehir merkezlerinden sonra Hiroşima’ya hızlı bir trenle geçince zaman tam anlamıyla bükülüyor. Birden İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntılarından birinde buluyoruz kendimizi.

Atom bombası kubbesini, barış meydanını ve barış müzesini ziyaret ediyoruz. Barış kelimesi bana hep savaşı çağrıştırır. Barışmak için önce savaşmış olmak gerekir çünkü. Ama savaş kelimesi barışı çağrıştırmaz. Çünkü her savaş barışa çıkmaz. İşte barış kelimesinin içine gizlenmiş savaş gibi barış müzesinin içi de savaşın derin izleri ile dolu. Şapkalı minicik çocuklar karınca kolonileri gibi nizami bir biçimde müzeyi geziyorlar. Yine zaman bükülüyor. Geçmişin kanlı dehlizlerinde gezinen bu çocuklar, modern dünyanın tüm öğretilerinden habersiz hem meraklı hem korkulu gözlerle yanmış ve tanınmaz hâle gelmiş bedenleri, harabelere dönmüş evleri izliyorlar. “Çocuğa böyle kan revan fotoğraflar, katliamlar gösterilir mi? Travma olur,” denilen bir zamanda Hiroşima’da çocuklar birden büyüyor. Oyun oynayacakları yaşta oyundan çıkıp oyun kurmaya doğru yol alıyor. Hem oynayıp hem oyun kuramazsın, biliyorlar…

Dert görmemiş insan, ateş görmemiş bir yemek gibidir. Dert görmemiş insanı, sınanmamışlığın verdiği küstahlıktan tanırsın. Ateş görmemiş yemek ise anneannemden duyduğum bir tabirdi:

Anneannem hastane yemekleri için “Hiç ateş görmemiş bu yemek,” demişti. “Ne demek o anneanne, nesini beğenmedin?” diye sorunca; “Tadı tuzu yok, denesinin (tanesinin) tadı suyuna, suyunun tadı denesine geçmemiş,” demişti. Dertsiz insan da ateş görmemiş yemek gibiydi. Tatsız tuzsuz. Ne kendi rengini tadını hayata katabilmiş, ne hayattan  kendine yeni renkler tatlar katabilmiş. Ateş görmemiş, pişmemiş, yanmamış, olmamış.

Dert görmüş insan, ateş görmüş yemek, savaş görmüş asker… İşte Japonya savaş görmüş askerlere özgü çelik gibi iradeye sahip bir ülkeydi. Çaresizlikle, yok olma korkusuyla sınanmışlardı. Bunu restoran zincirlerinde çalışan seksen küsur yaşındaki teyzenin, ana caddelerde elinde numaratör (zikirmatik gibi) geçen arabaları sayan yine seksen küsur yaşında amcanın yüzünde görüyordun. Ateş görmüş, pişmiş, suyu ile tanesi karışmış bir yemekti Japonya. Kendine özgü bir lezzeti vardı.

Dilek Altay
Dilek Altay
İlk şiirini ilkokul öğretmenine yazdığından beri ara vermeden yazmaya devam ediyor. Kimya Mühendisliği okudu. İstanbul’u, kimyayı ve yazmayı aşkla seviyor. Birinci vazifemizin bu olağanüstü kâinata şahitlik etmek olduğuna inanıyor. Yazılarını da bu şahitliğe şahitlik etsinler diye yazıyor.

POPÜLER YAZILAR