Bu yazıda, Reha Erdem’in annesiz kalmış bir kız çocuğunun çaresizliğini gözler önüne serdiği Hayat Var (2008) filmini “sadakat” bağlamında, mecburi bağlılıklar ve gündelik hayatta kurulan sessiz direnişler çerçevesinde ele alacağız.
Hayat ortaokul çağındadır. Babası ve yatağa bağımlı olan dedesiyle beraber yaşar. Okulda uyumsuz, sosyal hayatta sessiz, aile içinde görünmezdir. Bütün bunların yanında ailesinin evinin “kadını” olmak mecburiyetinde kalmış, bunun getirdiği sorumluluğu hiç yadırgamadan omuzlarına almıştır. Hayat, bu parçalanmış yaşamın içinde görünür olması beklenen her yerde eksik, bazen de kasıtlı biçimde yoksun kalmıştır. Hayat’ın duruşunda kimsesizliğin klişe bir temsilini görürüz. Başı önde, saçlarıyla yüzünü kapatmış hâldeki genç kız, toplum içindeki görünürlüğünü en aza indirmeyi tercih eder. Ona bağırılması, haddinin, yerinin bildirilmesi gerekmez. Hayat’ın itaatkâr duruşu, dışarıdan uygulanan değil, içselleştirilmiş bir düzenin sonucudur. Regl sahnesinde kendine atılan tokat, fiziksel şiddetten öte bir simgesel şiddet deneyimidir. Ona şiddet uygulanmaz, şiddeti kendisi sürdürür. Annesizliğinin yerini, disipline eden üst soydan alt soya doğru aktarılan “şiddet” gösterisiyle doldurmaya çalışır. Hayat, kendini düzene uydurur ve bu düzeni sürdürür. Böylece film seyircisine, istisnai bir travmayı değil, sıradan bir yaşamın, mikro iktidar ve disiplin mekanizmalarıyla nasıl inşa edildiğini gösterir.
Hayat’ın, geçimini balıkçılıkla sağlayan babası çoğunlukla eve gelmez, kızı ve hasta babasına ilişkin hiçbir sorumluluk almaz. Burada Anadolu kültüründe sıklıkla karşılaşılan bir savrukluğu görürüz. Bu ev annesizdir. Yönetmen bize her detayıyla bu dağınıklığı ve kimsesizliği ev üzerinden gösterir. Eve bakması ve idare etmesi gereken Hayat, aynı zamanda dedesinin de bakımını üstlenmiştir. Solunum sorunlarıyla boğuşan dedesinin oksijen tüpünü taşır, değiştirir. Dedesi için yemek hazırlar ve onun için alışveriş yapar. Onun eli ayağı olmuştur. Hayat’ın dedesine bakması, yalnızca bireysel bir görev değil, ekonomik ve toplumsal bağımlılığın yarattığı mecburi bir bağlılıktır. Dedesinin sağlık sorunları, Hayat’ın hem bakım veren hem gözetilen hem de kendi hayatını sürdürmeye çalışan bir konumda olmasını zorunlu kılar. Bu, Nilüfer Göle’nin modernleşme ve mahremiyet kavramını hatırlatır. Hayat, hem kendi bedeni hem de ev içindeki sorumluluklarıyla kamusal bir alanın içinde sürekli görünür kılınmıştır. Bu şartlarda Hayat’ın ailesine sadakati bir erdem olarak görülemez. Bu onun için bir hayatta kalma gerekliliğidir. Hayat’ın sadakati duygusal değil, performatiftir. Çünkü eve gelmeyen baba, ailesinin maddi ihtiyaçlarını da görmezden gelmektedir. Hayat, kendisine kalanlarla, birilerinin fazlalıklarıyla yaşamaya alışmıştır.

Dedesinin oksijen tüpüne bağlı olduğu sahnede, onun nefesini kendi kontrol etmek zorunda kalır. Bu, mecburi bağlılığın fiziksel ve gündelik bir yansımasıdır. Bourdieu’nün simgesel şiddet kavramı, burada Hayat’ın hem baskıya maruz kaldığını hem de yaşamını yönlendiren düzeni içselleştirdiğini anlamamıza yardımcı olur. Bu sahnede Hayat, kendi bedeni ve dedesinin bedeni arasında bir denge kurmaya çalışırken, sistemin hem korunmasını hem de sınırlandırılmasını yaşar.
Çocukluktan ileri gelen mahkûmiyetin ve yaşlılığın, hastalığın esaretiyle aynı zeminde buluştuğu bir anda, dede ve torunun sessiz direnişini aynı sahnede buluşmuş hâlde görürüz. Her ikisi de bir şekilde ele geçirdikleri çikolataları birbirlerinden gizli bir şekilde yemeye ve peşi sıra ellerinde kalan parçayı kenara köşeye saklamaya çalışırlar. Buradan da anlarız gidemeyen, kovuğuna saklanmak zorunda kalan insanın çaresizliğini. Bir parça çikolatada gizlenmiş bir kaçamak görürüz. Bu sahne travmayı patlayan bir olay olarak değil, gündelik düzenin sessiz ama acımasız işleyişini ortaya koyar. Yaşadığı evde mahremiyet yoktur. Böylelikle onu tuvaletteyken de görebiliriz, kapılar kapanmaz.
Hayat, henüz özne olmadan önce disipline edilir. Bedeni üzerindeki kontrolü çevresindeki yetişkinlerin ele geçirdiğini görürüz. Tokatlar, öğütler, uyarılar birer mikro iktidar örneği olarak genç kızı çevreler. Bedeni, Foucault’nun tarif ettiği sessiz disiplinle terbiye edilir. Yetişkin dünyasından onun bedenine uzanan disiplin, her zaman için dosdoğru iyi niyetli olmaz. Öyle ki rızası dışında saçları kesilir, alışveriş yaptığı bakkalın tacizine, evine dönerken bir grup gencin saldırısına uğrar. Böylece Hayat’ın çocukluğu erken sonlanmış olur. Bu müdahaleler haddini, kimsesiz bir çocuğun bedenini yağmalamanın cezasızlığından alır.

Hayat’ın yoksulluğu çocuk dünyasına da sızar. Okulda akran zorbalığına uğrarken, zorbalığın şiddeti, dayanamadığı bir noktaya geldiğinde sessiz kalamaması onu, öğretmeninin gözünde “sorunlu öğrenci” hâline getirir. Hayat, öğretmenin gözünde düzensiz, ilgilenilmemiş ve problemlidir. Böylelikle “potansiyel suçlu” olmaya yakın bir figür olarak konumlandırılır. Öğretmeni, onu kimsesizliğiyle tahkir ederken, seyirciyi yoksul bir kadının daha ahlaklı/ uslu davranmak zorunda olmasıyla yüzleştirir. Ayşe Buğra’ya göre yoksulluk, kadının yapamadıkları üzerinden değerlendirilir. Kadının eksikleri ahlaki kusur gibi okunur. Yoksulluğun giderilmesi için desteklenmez, yalnızca yargılanır. Benzer bir bakışla Hayat, yaşam koşullarından bağımsız olarak ele alınır ve okulda öğretmeni, öğretmeninin tavırlarından gelen bir güçle arkadaşları tarafından sistematik olarak yıpratılır. Hayat, öğretmenine ya da arkadaşlarına kendini açıklamaz ya da durumunu anlatmaz. Sibel Irzık’ın sessizliğe bakışıyla değerlendirdiğimizde Hayat’ın sessizliği cehalet, korkaklık ya da bir kaçış değildir. Yalnızca konuşmamayı tercih eder. Çünkü konuşursa yoksulluğunu açıklayacak, evdeki bakım emeğini ifşa edecek, kendini “mazeret üreten yoksul çocuk” konumuna sokacaktır. Tüm bunların neticesinde bu genç kızın eğitimden güç alarak yarınlarına çapa atabilmeye ilişkin umudu da kaybolur.
Hayat, bu topyekûn çaresizliğin içinde, çocuk aklıyla kendisine nefes boşlukları yaratmaya çalışır. Bakkalın tacizden sonra ona verdiği sus payının arkasından öfkeyle raflardaki çikolataları boşaltır. Burada âdeta değerini başkalarının belirliyor olmasına baş kaldırırken, kendinden kopanların öcünü almaktadır. Bakkal dükkânından topladıklarını okuldaki zorbalara hediye eder. Burada Goffman’ın “gündelik hayatın dramaturjisi” kavramının yüzeye yaklaştığını görürüz. Hayat, rollerini oynar, sahnedeki yerini bulur, gerektiğinde sessizce direnir veya uyum sağlar. Saç kesme sahnesi, arkadaşının zorlaması, Hayat’ın sosyal rollerini test etmesine ve kendi sınırlarını görmesine aracılık eder. Hayat, bu küçük alanlarda iktidarı deneyimler, direnir ve pazarlık eder.
Bir kız çocuğunun savruluşunu izlerken, seyirci bir erkek bebeği ve yetişkinler dünyasında o bebeğin karşılığını bu kız çocuğunun gözleriyle görme fırsatı yakalar. Buradan da anlarız ki hikâyenin omurgası yoksulluk ve annesizlikten ibaret değildir. Hayat asıl sınavını kadın olmak üzerinden vermektedir. Tüm diğer faktörler mağduriyetin içinde yer alan küçük köpürtücüler olmaktan öteye geçemez.
Bir grup erkek tarafından cinsel saldırıya uğramasının ardından, yaşça büyük bir kadının küçük kızı teskin etmek için söyledikleri, mağduriyetin görünmezliğini ortaya koyar. Kadın durumu yolda yürürken düşüp dizini kaldırıma vurmak kadar küçük algılar. Herkesin başına gelecek kadar doğal karşılar. Bu tavır, erkek dünyasında suça hazırlanmış olan meşru zemini pekiştirmekten öteye gitmez. Yetişkin dünyasında kız çocuklarının mağduriyetleri için ses çıkarmasını önlemek “toplumsal uyumla” eşdeğer tutuldukça, geleceğin tahammül eden kadınlarının ortaya çıkması sağlanır.
Kendisini önemseyen, biraz olsun farklı davranan birini gördüğünde Hayat’ın ona güven duyması kaçınılmaz olacaktır. İhmaller onun bedeninde silsile hâlinde yükselirken Hayat, özgürlüğü sorumluluğunda olan dedesini çaresizce ölüme terk edip ona yakın davranan gençle kaçıp gider. İçine dalıp gittiği bu bilinmezlik bile onun için bir seçim olmamıştır. Küçük kızın hayatla bağı sadakatle inşa olmadığı gibi, bu kaçış da boylu boyunca bir ihanet olarak okunamayacaktır.
Buğra, A. (2008). Kapitalizm, Yoksulluk ve Türkiye’de Sosyal Politika. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bourdieu, P. (2015). Simgesel Şiddet. (Çev. B. Yücel). İstanbul: Metis Yayınları.
Erdem, R. (Yönetmen). (2008). Hayat Var [Film]. Türkiye.
Foucault, M. (2019). Hapishanenin Doğuşu: Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak. (Çev. M. Ali Kılıçbay). Ankara: İmge Kitabevi.
Goffman, E. (2018). Gündelik Yaşamda Benliğin Sunumu. (Çev. B. Cezar). İstanbul: Metis Yayınları.
Göle, N. (2011). Modern Mahrem: Medeniyet ve Örtünme. İstanbul: Metis Yayınları.
Irzık, S. (2014). “Sessizlik, Anlatı ve Sinema.” Toplum ve Bilim, 131, 35–52.



