Tam da nöbetime denk geldi… Telefon sabaha karşı çaldı. Annem arıyordu. “Baban… Çok kötü…” dedi. “Yetiş!”
Arkadaşlarımın çalıştığı tam teşekküllü hastanenin aciline geldik. Hemen yanına gittim. Yüzü şişmişti. Sanki biri ona ait bütün cümleleri yüzüne çarpmıştı. Monitör başında durdum. Oksijen maskesinin altındaki dudakları morarmıştı. İçki kokusu hâlâ üzerindeydi.
Çok yakında konuşacaktık… Haftalardır o geceyi planlıyordum. Meyhanede küçük bir masa… Uzun bir hesaplaşma… Yılların suskunluğu. Onun pişmanlığı. Benim kelimelerim. Ve tokuşturulan kadehler. O masaya oturmadı.
Temmuz sıcağında bir şişe votka ve üstüne sekiz bira… Bu, fazla kaçırmak değildi; bile bile yürünmüş bir yol gibiydi.
Sedat yanıma geldi. “Kanama var,” dedi. “Müdahale edersek şansı var. Ama risk çok büyük. Ameliyat edilmezse kanama daha da ilerleyecek.”
“Yaşarsa?” diye sordum.
Dudaklarını sıkarak devam etti; “Bilinci… geri dönüşü çok zor. Uzun yıllar bakım gerekecek.”
Bakım… Bu kelime mideme oturdu. Annem yıllarca onun ayık halini bekledi. Eve gelmesini bekledi. Masaya oturmasını bekledi. Bir gün değişmesini bekledi. Beklemekten başka bir şey yapmadı. Şimdi yaşayacak olursa, annem yine bekleyecek. Yıllarca kendisini görmesini beklediği gözlere bu kez bakacak ama içinde kimsenin olmadığını görecek.
Sedat cevap bekliyordu. “Annenle konuşalım mı?” dedi.
Başımı salladım. “Ben konuşurum.”
Konuşmadım… Annem koridorda oturuyordu. Gözleri şişmişti.
“Yaşar mı?” diye sordu.
“Durumu ağır. Beyin kanaması var.”
“Ameliyat?” dedi. Bir saniye geçti.
“Riskli” dedim. Yalan söylemedim. Ama doğruyu da söylemedim. Söylemedim…
Tekrar içeri girdim. Monitör sesi düzenliydi. Hayat, makineyle uyumlu bir ritimde akıyordu.
Onunla son konuşmamızı düşündüm. Yine bağırmıştı. “Size mi soracağım ne yapacağımı!” demişti. “Bu benim hayatım!”
Benim hayatım… Çocukken onun hayatı yüzünden eve geç geldiği geceleri hatırladım. Annemin masayı toplarkenki yüzünü… Beklerkenki sessizliğini… “Baban işte,” deyip içine içine ağlayışını…
Yıllarca onun bir gün pişman olacağını düşündüm. Bir gün o masaya oturup “Haklıydın,” diyeceğini. Artık o masa yok…
Sedat tekrar geldi. “Ne yapıyoruz?” dedi. “Onam almadan operasyona giremeyiz.”
Bir an için ameliyathaneyi düşündüm. Beyaz ışık. Açılan kafatası. Kanın temizlenmesi. Hayatın geri çağrılması… Sonra annemi düşündüm. Yıllarca eve gelmeyen bir adamın bu kez hiç gitmeyen bir bedene dönüşmesini… Sonra kendimi düşündüm. Yaşasa da baba–oğul olmayacağız. Yarım bir bilinçle pişmanlık olmaz. Boş gözlerle hesaplaşma olmaz. Olmaz. Onu affedemem. O hiç pişman olmayacak.
Bir ihtimal daha var. Kanama ilerler. Kalp yavaşlar. Doğal bir son olur. Kimse bilmez… Sedat gözlerimin içine baktı.
“Ameliyata alalım mı?”
Kapının eşiğinde kaldım; atılacak bir adımın, bir ömrü başka yere taşıyacağını bilerek.
“Hayır” dedim. “Takip edelim.”
Takip etmek… Bu kelime ne kadar masum.
Annem içeri girmek istedi. İzin vermedim. “Şu an uygun değil,” dedim. Saatler geçti. Monitör sesi yavaşladı. Çizgi inceldi. Bir noktada alarm çaldı. Ben kapının eşiğinde kaldım. Sedat baktı. Müdahale etti. Kısa bir süre. Sonra başını salladı.
“Kaybettik,” dedi.
Annem ağladı. Omzuna dokundum. “Elimizden geleni yaptık,” dedim. Elimizden geleni…
Cenazede herkes, “Kader, ömrü bu kadarmış,” dedi. Ben sustum. O masa kurulmadı…



