Japonya-2
Doğada hiçbir şey sürekli değil. “Continuous” bir proses yok. Her şey olmak ve ölmek şeklinde; bir var bir yok. Odamızı aydınlatan ışık aslında gözümüzün fark edemediği bir frekansta yanıp sönüyor, yanıp sönüyor. Hücrelerimiz her an ölüyor ve yerlerine yenileri doğuyor. Ölmek ve olmak arasındaki o boşluk, tıpkı notalar arasındaki esler gibi bir melodi, bir varoluş deseni oluşturuyor. Bizler genelde ya olanlara ya da ölenlere odaklanıyoruz. Ama asıl devrim var ile yok arasındaki o boşlukta gerçekleşiyor. Kelimeler arasında boşluk olmasa nasıl okuruz? Nefes almak ve vermek arasında boşluk olmasa nasıl yaşarız? Her şey her an tekrar ve tekrar yaratılıyor. Evren, devasa bir nabız gibi atıyor ve duruyor, atıyor duruyor. Bu varoluşu süreklilik içinde görmeye alışkın gözler Matrix’e hapsoluyor. Aradaki boşluğu görmek, aradaki sessizliği duymak, aradaki hiçliğe dokunmak Matrix’ten çıkış kapısı gibi. Tokyo’nun o meşhur Shibuya kavşağında insanlar karınca sürüleri gibi birbirinin içinden geçerken kendimi Matrix filminde gibi hissediyorum. Bu kavşakta tek bir yeşil ışık döngüsünde üç bin kişinin geçiş yaptığı söyleniyor. Etraftaki herkes mekanik, metalik, sistematik hâlleriyle filmdeki siyah takım elbiseli insan görünümlü robotları çağrıştırıyor. Çok kalabalık ama kaos yok, gürültü yok, güvenlik endişesi yok. Matrix’teki Neo gibi hissediyorum kendimi. Sanki benim dışımdaki herkes ve her şey kurgu. Bu ambiyansı sonradan da hatırlamak için videoya kaydediyorum defalarca. Döndükten sonra videoları izlerken yüksek binalara yerleştirilmiş reklam panolarından birinde Neo yazdığını fark ediyorum. Görünce o kadar şaşırıyorum ki, sonra da şaşırdığıma şaşırıp “Selam, Neo,” diyorum, “Selam…”
Neo Yunanca’dan geliyor; “yeni” demek. Başına geldiği ismi yeniliyor. Neapolis yani Napoli yeni şehir demek, New kelimesi de aynı anlamda. New York, New Jersey. Filmdeki bu karakterin adının Neo olması tabii ki bir tesadüf değil. Matrix’ten çıkabilmek farkındalığı gerektiriyor, farkında olmak için de her an yenilenmen, yeni gözlerle bakıp, yeni kulaklarla dinlemeyi bilmen gerekiyor.
Yenilik Japonların âdeta göbek adı. Peki ama ben yeniliklerin içinde niye böyle Matrix’te sıkışmış gibi hissediyorum? Neyse, bunu şimdilik buraya park ediyor ve Japonların geleneksel öğretilerinde yer alan diğer temel kavramlara geçiyorum: Güvenlik, sakinlik, dinginlik. Çok ulvi, çok kadim. Sorumluluk duygusu, iş ahlakı, dürüstlük gibi erdemler günlük hayat içinde gerçekten yaşayan kavramlar. Geçirdiğimiz sayılı günlerde bile tertibi, düzeni, temizliği görüyoruz. Fakat tüm bunlar böyle anlatırken kulağa çok hoş gelse de bir şeyler eksik hissine kapılıyorum. Tüm bu güzelliklerin içinde inceden inceye bir şey beni huzursuz ediyor. Buraya ait olmadığımı hissettiren bir huzursuzluk…
Her şey paket hâlinde geliyor dünyaya. Yaşamımız, kaderimiz, bir olay, bir insan her şey bir paket hâlinde varlık âleminde zuhur ediyor. Örneğin; zeki, çalışkan, tutkulu, coşkulu, yenilikçi biri bağlılığı düşük, sabırsız, daha agresif daha hiperaktif biri aynı zamanda. Bağlılığı yüksek, sakin dingin, şefkatli, merhametli birinin ise coşkusu, tutkusu, enerjisi düşük. Bir paketi seçtiğinizde istediğiniz özelliklerle birlikte çok da istemeyeceğiniz şeyleri de satın almış oluyorsunuz. Benim paketim biraz karışık sanırım: hem coşkulu, tutkulu ama sakinlik dinginlik arayan. Hem yeniliklere açık hem geleneksel, biraz da muhafazakâr. Bana maliyeti baya yüksek bir paket satın almışım, neyse… Düşünün, bir anne çocuğunu daha küçük yaştan inatçı olmakla itham edip ondan söz dinleyen, itaat eden, uslu bir çocuk olmasını istiyor. Ama aynı zamanda okulda iyi notlar almasını, akranları arasında kendini ezdirmemesini, hem sosyal hem akademik anlamda başarılı olmasını bekliyor. Aslında subjektif olsa da aklınıza gelebilecek her anlamıyla başarı; inat etmeyi, müesses nizama zaman zaman karşı çıkmayı, haksızlık ve adaletsizlik karşısında itaati değil dik duruş sergilemeyi gerektiriyor. E, o zaman nasıl olacak? Bu karambolde büyümüş çocuklar olarak yetişkinlik dönemimizde çoğumuz bize lütfedilen paketlerin içeriğini hunharca değiştirmeye çalışıyoruz. Yetmiyor, bunun için bir çok cephede kendimize savaş açıyoruz. Belki de tekamül denen şey kendi paketini olduğu gibi kabul etmektir; sonra o pakette bir araya gelmez denen parçaları birbiriyle iyi anlaşır hâle getirmektir. Her bir parçanın aslında bize hizmet eden tarafını anlayıp, her birinin başını okşayıp, sırtını sıvazlayıp gönlünü almaktır. Tekamül etmek, güncel tabiriyle kendinin en iyi versiyonuna ulaşmak; bu birbirine ölesiye karşı olan parçalarını kutsal toprakları savunur gibi savunmaktır. Birini diğerine kurban vermemek, içlerinden en cazgır olanın peşine takılıp en sessiz olanı ihmal etmemektir.
Neyse, tüm parçalarımızı birbiriyle barıştırdıysak Japonya’ya dönebiliriz:
Japonya nasıl bir paket?
Japonya’da refah seviyesi, sorumluluk duygusu, iş ahlakı, disiplin, kurallara riayet üst seviyede, suç oranı düşük. Bununla birlikte yalnızlık ve depresyonun da hat safhada olduğu bir paket Japonya. Sorumluluk duygusunun yönetilemez hâle geldiği nokta ve sosyal bağların zayıflığı kişileri intihara sürüklüyor. Bu kadar sorumluluk duygusu bana “yanlışlık” hissi veriyor. Gizli bir kibir göz kırpıyor Harakiri yapan yüksek erdemli, sorumluluk sahibi insanların ruh hâllerini düşününce. Sen kimsin ki herhangi bir başarısızlığın bütün faturasını kendine kesebiliyorsun? Öyle yapsam böyle olmazdı, şunu yapmasam belki olurdu? Allah Allah! Gerçekten her şey senin elinde ve kontrolünde mi? Sen öyle yapsan da yapmasan da belki de böyle olacaktı. Her şeye muktedir olmadığını, kâinatın kendi döngüsü içinde olanlar ve olmayanların yaşamın ilahi matematiğinde ve bilinmezliğinde bir yeri olduğunu kabul edemeyecek bir kibir bu. Japonların tekamülü de hatalarıyla var olma hakkını savunan parçalarını, sorumluluk diye direten o tahakkümperver parçalarına kurban etmemeyi öğrenmektir belki de.
Tokyo bana New York’u çağrıştırıyor. New York’ta hiç bulunmadım. Ama Amerika’nın tüketim odaklı, haz ve hız odaklı hâlini görüyorum baktığım her yerde. Biz şehir turu yaparken üzerimizden onlarca helikopter ve uçak geçiyor. Meğer Trump Japonya’yı ziyarete gelmiş. Japonya’nın seçilen ilk kadın başkanını ilk tebrik eden Amerika olmalıymış. Bu karşılıklı bir sözmüş. İki ülke birbirlerinin yeni seçilen başkanlarını tebrik eden ilk ülke olmaya söz vermişler. Japonya’nın en yakın müttefiki Amerika’ymış. “Kimleeer kimlerle beraber..” diye bir ses yankılanıyor zihnimde O’nun sesiyle… Daha yarım asır önce ülkenize atom bombası atıp insanlık suçu işleyen sanki onlar değilmiş gibi. Çocuklarını daha ilkokuldan itibaren Hiroşima’ya, Nagazaki’ye götürüp “Bak okuyup adam olmazsan elin oğlu gelir ülkeni dümdüz eder…” derken, diğer yandan müttefik olmak. Siyaset gerçekten çıplak ellerle yapılamayacak kadar kirli ve kriminal bir şey, bir kez daha anlıyorum. Daha kaç kere anlamam gerek acaba…
Tokyo’da en çok etkilendiğim, mutlu olduğum yer Team Lab sergisi oluyor. Sergi alışılmış sanat eserlerinin sergilendiği herhangi bir sergiden oldukça farklı. Burada sen de sanat eserinin bir parçasısın. Tüm eserler onu izleyen kişilerin varlığı ile etkileşime giriyor, ona göre değişiyor, dönüşüyor. Girişte paçalarımızı dizlerimize kadar sıyırmamız, ayakkabı ve çoraplarımızı çıkarmamız gerekiyor. Sanatın böylesi! Karanlık koridorlardan geçip göz gözü görmez bir alana giriyoruz. Önce bileklerimize, sonra dizlerimize kadar yükseliyor su. Bir sürü insan, birbirimizi görmüyoruz ancak suyun üstündeki ışıklandırılmış görseller biz hareket ettikçe değişiyor. Balık sürüleri geçiyor, bitkiler, rengârenk çiçekler. Bir çocuğun gölgesini gerçek sanıp oynaması, onu yakalamaya çalışması gibi balıkları kovalıyoruz suyun içinde. Su var ama balık aslında yok, demiyoruz hiçbirimiz. Herkes tüm o yanılsamanın içinde şen şakrak koşuşturup eğleniyor. İkinci bir bölmede yine karanlıkta 360 derece çevremizden görseller geçiyor. Yere boylu boyunca uzanıp geçip giden görüntüleri izliyoruz. Yüzümüze doğru hızla gelen görüntüler, sanki bir çiçeğin dibindeki bir karıncanın gözüyle bakıyormuşçasına kocaman görünen dallar, yapraklar gerçeklik algımızı ortadan kaldırıyor. Hele o yıldızlı bir gecenin akıp giden görüntüsü, dünyadan uzaklaşmış uzayda bir tanecik gibi hissettiriyor. Sanatla sen, evrenle sen arasındaki sınırlar tamamen flulaşıyor. Sen sanat oluyorsun, sen evren oluyorsun.
Sorumluluk duygusunu tarihlerindeki yenilgi, hezimet ve hüsran duygularının bir telafisi gibi kullanan Japonlar için bu sergi ilaç gibi. Her şeye muktedir olduğu yanılsamasına kapılıp kendine ait olmayan yükleri taşıyan ve bu evrende bir toz tanesi gibi anlamsız, gereksiz, faydasız olduğunu düşünen iki uç arasında bir köprü. Sen ne her şeysin, ne hiçbir şey. İnsansın sadece. Her şey ile hiçbir şey arasındaki o bitimsiz boşluktaki sonsuz olasılıksın.
Japonya paketinin içinde beni rahatsız eden parçanın tam da bu olduğunu anlıyorum: Yenilgisinin tüm sorumluluğunu kendi üstüne almanın verdiği hüsran ve kibir karışımı duygu.
Bu parçayı böyle elimle koymuş gibi bulabilmem de garip. Kendi parçalarımı yokluyorum gayri ihtiyari. Ve işte orada… Bir kenara kaldırıp, üstüne dantel örtüler serdiğim o parça gözüme çarpıyor: yenilgi, hüsran, kibir ve üzerindeki dantel örtü de çalışkanlık, onaylanmış ve takdir edilmiş başarı…
Ve üstündeki örtüyü kaldırıp paketlerimizdeki ortak parçayı iki elimle göz hizama kaldırıyorum: Seni anlıyorum, seni tanıyorum. Şu âna kadar bana hizmet ettiğin, beni şimdiki ben yaptığın için sana teşekkür ediyorum. Kaybettiğin savaşların tek suçlusu sen değilsin, her şeyi kontrol edemezsin. Teslim olma vaktin geldi. Teslim ol, rahatla diyorum.
Teslim ol, rahatla…



