Çocuklar boğula boğula ağlıyorlardı. Nerden geldiği belli olmayan bir gürültü duyduklarında, karmaşa daha yeni başlamıştı. Kimse nereye kaçtığı bilmiyor; sesin mi, korkunun mu, yoksa olacakların habercisi olan o görünmez ağırlığın mı peşinden sürükleniyorlardı? Havadaki duman etraftaki herkesin ciğerlerini dağlarken, korkuyla yürekleri ağza gelmiş bir çok insanın gözleri sadece toza bulandı. Bu kaosta herkes aynı korkuyu seçebiliyordu. Nefes almak bile cesaret işiydi ve içlerine çektikleri her nefes bir acıydı.
Şehrin en gözde tarihi binası, tarihle kendi ömrüne ömür katıp da yaşamış bu binanın duvarları kırmızıya boyandı. Bedeli ödenemeyecek bir kırmızıya, kan kırmızısına… Yıllardır içinde taşıdığı hatıralarla birlikte kendini attı yanı başındakilerin omuzlarına. Geçmişle gelecek, bu günden sonra tekrar bir arada anılmayacak kadar düşmandı artık birbirine.
Ölüme gidenleri yolcu etmek, hiç bu kadar kolay olmamıştı bu şehirde, peki ya ölüme giderken bekleyenlerin yolu kesişti ise merhametle… Asıl korku, onların bırakın tüylerini, kemiklerini bile diken diken etmekten daha fazlasını yaşatıyordu o insanlara ?
Niçin? Bir izahı bile olamayacak olsa da dinlenemeyecek kadar zavallıca bir hırstan ötesi değildi yaşananlar. Bayram arası verilmeyen ölümlere karıştı ezan sesleri…
(İran Saldırıları Üzerine)



