Yarın öleceğinizi öğrenseniz, ne hissederdiniz?
İnkâr… Hayır! Bu doğru olamaz, ben yarın ölemem. Daha istediğim kiloya inemedim bile. Hem okuyacağım çok kitap, izleyeceğim çok film, gezeceğim çok yer, tanıyacağım çok insan var… Ve hepsinden önemlisi, yıkayacağım dağ gibi çamaşırlar.
Öfke… Neden ben? Ben ne yaptım ki yarın ölmekle cezalandırılıyorum? Alt komşu mesela… aşırı kötü kalpli. Kedilerin mama kaplarını döküp, suyla kovalıyor. O ölsün yarın. Neden ben?
Pazarlık… Keşke daha inançlı biri olsaydım… Belki o zaman Tanrı’nın bu denli dikkatini çekmezdim. Belli ki kızmış bana. Dua etsem affeder mi acaba? Belki kararını tekrar gözden geçirir. Söz veriyorum, daha fazla çabalayacağım.
Depresyon… Ben ölmeyecektim de kim ölecekti zaten. Hak ettim mi bilmiyorum ama şaşırmadım. Zaten yaşamıyordum ki; nefes alıyor, günü tamamlıyor, sorumlulukları yerine getiriyordum. Faturalarımı ödeyip vergimi veriyor ama bir kedi bile sahiplenemiyordum.
Kabullenme… Yarın öleceğim. Artık ben diye bir şey olmayacak. Alt komşu kedileri kovalamaya devam edecek, o çok sevdiğim kafede buram buram kahve kokusu yayılacak yine sokağa. Saatler kurulacak, insanlar işlerine yetişecek… Ama ben, sanki hiç olmamışım gibi yok olacağım.
Yarın ölüp ölmeyeceğinizi bilmiyorum ama eğer ölmezseniz kalan hayatınızın ilk günü başlayacak.
“İlk” kelimesi bana hep mucizevi gelir. İçinde birçok duygu saklıdır. Ve hepsi tek bir kaynaktan beslenir: bilinmezlik.
Bilinmezliğe nereden baktığımıza göre, zihnimizde beliren ihtimallerle şekil alır bu duygular. Mesela korku; ilk kez deneyimleyeceğimiz şeyin kötü olma ihtimalinden doğar. Ya da heyecan; korkunun tam tersi, bizi bekleyen unutulmaz deneyimlerin ihtimalinden… Merak ise ikisinin arasında durur.
İyi ya da kötü olmasından bağımsız olarak, o bilinmezliğin içinde ne olduğunu keşfetme arzusunun çocuğudur.
Dolayısıyla farkında olmadan ilk olan her şeye anlam yükleriz. Çünkü “ilk” olan, zihnimizde kendiliğinden daha önemli, daha hatırlanmaya değer bir yere oturur. “İlk”, tek bir duygudan ibaret değildir; insanın bilinmeyenle kurduğu ilişkinin tamamıdır. Sadece başlangıç değil; zihnin henüz deneyimlemediği bir alanla kurduğu ilk temastır. Bu temas, onu ya çekici ya da ürkütücü ama her durumda anlamlı kılar.
Ve belki de bu yüzden, kalan hayatımızın ilk gününün başladığını bilmek, her günün içine sıkışan sıradanlığı, onu özel kılan bir farkındalığa dönüştürür. Sanki yarın ölecekmişiz gibi verilen ilk ve tek şans gibi… Ne getireceğini bilmediğimiz, daima diri kalan bir merakla beslenen. Çünkü insan hissettikçe yaşar ve “ilk” olma hâli hissettirir.
Birbirine benzeyen her günün aslında asla birbirinin aynı olmayacağını bilmek yeniden başlamak için ne güçlü bir motivasyon.
Sabah kalkarsınız; aynı yollar, aynı insanlar, aynı saatler… İşe gidersiniz; aynı muhabbetler, aynı kahveler, aynı sorunlar… Eve dönersiniz; aynı rutinler bekler sizi. Televizyonu karıştırır ve uyursunuz, bir sonraki günün aynılığına hazırlanır gibi. Sonra hayıflanırsınız: “Her günüm aynı,” diye. Artık merak bile etmezsiniz. Zamanla merakınızın yerini alışkanlıklarınız almıştır çünkü. Kalan hayatınızın ilk günü olduğunu bilmediğiniz her gün, işte bu yüzden sadece tekrar ediyormuş gibi görünür.
Oysa değildir. Çünkü o gün, kiminle karşılaşacağınızı bilmezsiniz. Hangi cümlenin hayatınızı değiştireceğini, hangi yeni bilgiyi öğreneceğinizi, sokaktaki hangi kedinin başını okşayacağınızı ya da kime gülümseyeceğinizi, hangi ânın sizde iz bırakacağını, o gün hangi yemeği yerken çok zevk alacağınızı ya da duyduğunuz hangi espriden nefret edeceğinizi… Hangi duyguları hissedip hangilerini göz ardı edeceğinizi…
Ölmediğiniz her gün, sizi neyin beklediğini asla bilemezsiniz.
Belki de yaşamak için yeterli olan şey, tam olarak budur.
Her gününüzün kalan hayatınızın ilk günü olduğunu hatırlamak ve o günün içinde saklı olanı keşfetmeye açık olmak.



