Son zamanlarda zihnime yerleşmiş bir penguen var. Çok zaman önce, 2007’de çekilmiş bir belgeselden iz bırakan bir kesit. Hepinizin izlediği, başka yöne giden o penguen. Ne buzun kenarındaki beslenme alanlarına gitti ne de koloniye geri döndü. Dr. Ainsley’in yakalayıp koloniye geri getirmesine rağmen, yeniden rotasını dağlara çevirmesi miydi iz bırakan sahi? Neden diye düşündürmesi miydi? Tam on dokuz yıl sonra bilimsel bir merakla değil bu arada, neredeyse ahlaki bir ısrarla duruyor bence beynimizde. Sürünün geri kalanı kuzeye yönelirken o, ters istikameti seçiyor çünkü. Herkesin yaşanabilir bulduğu yere değil, kimsenin kalmayı istemediği beyazlığa doğru yürüyor. Kendi beyazlığı Antarktika’ya. Bu bir meydan okuma değil. Kahramanlık hiç değil. Daha çok, yanlış yerde durduğunu fark etmiş bir varlığın sessiz kararına benziyor belki de.
Penguenin gittiği yer soğuk mesela. Bunu herkes biliyor. Orada renk yok, kalabalık yok, yani alkış yok. En acısı da belki bir daha geri dönemeyecek olsa da bir şey daha yok: oyalanma. Beyazlık bu noktada, insanı ya da pengueni kendisiyle baş başa bırakıyor. Hiçbir şey saklanmıyor orada. Bu beyazlıkta her şeyin fazlasıyla açık, net olduğunu düşünürsek sizce de izler görünür, yönler net, kaybolmak zor değil mi?
Belki de bu yüzden, sürüdeki diğer penguenler geri dönmez diye düşündüm. Çünkü kalabalıkta yanlış yön daha az acıtacaktır. Yalnız eklemek isterim ki sürü dediğimiz şey, aslında her zaman kaba, hoyrat ya da zorlayıcı değildir. Çoğu zaman sevecendir diyebilirim. “Biz böyle yapıyoruz,”, “Herkes buradan gidiyor,” gibi cümleler tutmaz mı insanları da yerinde? Çünkü sürü, yanlış yönü bile güvenli hissettirecek kadar kalabalık değil midir? Penguenin isyanı tam da burada başlıyor işte. Bağırarak değil. Kimseyi ikna etmeye çalışmadan, yalnızca yönünü değiştirerek. Bu yüzden tehlikeli aslında. Çünkü sessiz itaatsizlik, gürültülü bir başkaldırıdan daha çok rahatsız etmez mi insanı?
Sürüden ayrılan penguen, sürüyü suçlamaz. Onları yanlış olmakla itham etmez. Ama kendisi için doğru olmayan bir yolda yürümeyi reddeder. İşte sadakat tam da bu noktada bükülür. Çünkü sadakat artık birlikte kalmak değil, yanlışta birleşmemek anlamına gelir. Sürüyle yürümek kolaydır; düşünmeyi bırakabilirsin. Oysa ters yöne gitmek, her adımı tek başına taşımayı gerektirir. Penguen bunu göze almıştır. Çünkü sadakat, bazen yükü paylaşmak değil, yükü tek başına sırtlanmaktır.
İnsanlar çoğu zaman sürüden ayrılanı kibirli sanıyor gibi gelmiştir bize, bileklerimize sarılmış toplumsal norm prangaları yüzünden. Kendini ayrıcalıklı gördüğünü düşünürler, o diğerleri dediğimiz prangalarına sahip çıkan sürü ahalisi. Oysa çoğu ayrılık, üstünlükten değil, “dayanamamaktan” doğar. Penguen, sürüden daha akıllı olduğu için değil; orada kalırsa kendini inkâr edeceğini bildiği için gider. Bu yüzden Antarktika’ya yürüyüş bir cesaret gösterisi değil aslında, bir ahlak meselesidir bence. Kendini feda etmeden yaşamanın mümkün olup olmadığını sınayan bir yolculuk belki, kendinden ödün vermeyenlerin coğrafyasına doğru.
Benim için de öyleydi diye iç geçirdim, ilk kısa görüntülere rastladığımda. Sadakati uzun süre “birlikte kalmak” sandım. Herkesin, “Dur,” dediği yerde durmayı, herkesin beklediği kadar beklemeyi. Sürüye uyum sağladıkça, içimde bir şeyin sessizce geri çekildiğini fark etmedim uzun bir süre. Çünkü çoğunluk, kayboluşumu fark ettirmiyordu. Kaybolmak bireysel bir sessizlikti; kalabalık onu bastırıyordu. Penguenin yalnızlığı ise benimkine nazaran görünürdü. Beyazlığın ortasında saklanamamış ve dürüst.
Sürüden kopmak bir anda olmuyor bu arada, şimdiden söyleyeyim. Penguen de önce yavaşlıyor dikkat ederseniz, sonra duruyor. Biz görmesek de arkasına bakmıştır belki mesela. Hatta zannımca kesin arkasına bakmıştır. Kendine sadakatin jübilesini yaparken, başın dik son kez bıraktığın veya kurtulduğun iplerin kopma yerine son bir kontrol bakışı olmadan olur mu? Ve onu takip eden tatmin gülümsemesi… Ardından yönünü değiştirir.
Nereden mi biliyorum? Nasıl mı bu kadar eminim? Ben de öyle yaptım çünkü. İnsan yaşadığı bir karar sahnesinin dejavusunu izlediğinde sadece içselleştirmekle kalmıyor, senaryonun final sahnesini herkesten önce izliyor. Benim de birden gidemediğim, birden vazgeçemediğim bir hikâyeydi sadakat meselesi. Ama bir noktada şunu anladım: Sadık kalmaya çalıştığım şey, beni artık ben yapmıyordu. İşte o an, sadakatle itaat arasındaki fark açılmaya başladı. Sadakat, iç pusulaya bağlı kalmaktı ve şüphesiz ki itaat, o pusulayı kalabalığa teslim etmekten farksızdı. İnsan pusulasını cebinde taşımalıydı.
İçimde bir yerlerde artık keşfettiğim bu pusula, dışarıya, alkışa, kalabalığa değil de içimdeki yön göstericiye bağlıydı, bana bağlıydı her şey. Tıpkı penguenin yaptığı gibi tüm sadakatim kuzeye dönmüştü, kendime. Neden kuzey diye sorarsanız eğer; kuzey, haritalarda yukarıyı gösteren bir çizgi değildir, benim çocukluğumu yaşayan biri için kuzey, insanın içinden hiç susmadan konuşan o ince sızı, o küçük ama inatçı ses, bazense bir yön değil içimde titreyen küçük bir ışıktır. Fırtına çıktığında o ışık da sarsılır; eminlik yerini tereddüde bırakır, yön tabelaları devrilir, kalabalıklar birbirine çarpar, sıcaklık vaat eden sürüler güvenli görünür. Ama pusula, manyetik alanı değil hakikati dinler.
Penguen de bunu biliyordu: Kuzey dışarıda bir yer değildi, içinde şaşmayan bir doğrultuydu. Penguen sadece bildiğini inkâr etmedi. Ben de aynı onun gibi soğuktan, yalnızlıktan ürktüm; geride bıraktığım sıcaklığı düşündüm. Ama her geri bakışta içimde ince bir çatlak oluştuğunu fark ettim: Kendime yabancılaşmanın çatlağı. Kendime sadakatsiz olmanın verdiği iç huzursuzluğu… İşte o an anladım ki asıl donmak, dışarıdaki buz değil; insanın kendi sesini susturmasıymış. Bu yüzden yürüdüm işte, cesur olduğum için değil, kırılganlığımı inkâr etmediğim için. Sadakat, bazen güçlü kalmak değil; titrerken bile yönünü terk etmemektir. Soğuk tenimi kesebilirdi, yalnızlık kemiklerime işleyebilirdi; fakat yönümü kaybetmek, işte o gerçek ölümdü. Bu yüzden yürüdüm. Çünkü sadakat, bazen hayatta kalmak değil, içindeki kuzeyi kaybetmemekti. “İnsan bazen birine sadık kalırken kendini kaybeder,” derdi sevdiğim bir büyüğüm. Başkasına değil de kuzeyine sadık kalmakmış mesele. Oysa penguen bunu benden daha erken fark etmiş gibiydi Antarktika’sından vazgeçmezken. Geri dönmüyordum çünkü geri dönmek, artık kendimi olmayan bir yere aitmişim gibi davranmak demekti. Ben ve o, ait olmadığımız yönleri terk ediyorduk. Bu bir isyan değil; bir netlikti.
Sonrasında bir şey daha fark ettim ki beni de sadakatsiz sandılar. Çünkü kalabalığın yönünü bırakıp kendimi, en önemlisi de karakterimi beyazlığa bıraktım. Oysa ben kimseye ihanet etmiyordum. Sadece kendimi, alışkanlıkların sıcaklığına feda etmeyi reddediyordum.
Sonuçta bana göre sadakat dediğimiz şey, birini seçmek değildi, kendini harcamamayı seçmekti. Antarktika bu yüzden önemli aslında. Demiştim ya kendini feda etmeyenlerin coğrafyası diye, ki burada konunun Antarktika olmadığını hepimiz iyi biliyoruz. Çünkü orası sürünün işlemediği bir coğrafya ve orada çoğunluk yok. Haklılık kalabalıktan gelmiyor. Beyazlık her şeyi eşitliyor; mazeretleri de bahaneleri de. Oraya giden bir nihilist penguen, soğuğu göze alıyor ama yönsüzlüğü değil. Kısacası hayatın birçok anında yaptığımız gibi kendini feda etmiyor; yalnız kalmayı kabul ediyor. Bu bir kaçış mı? Bence değil. Bu, kalabalığın yanlışını taşımamayı seçmek. Sadakat işte burada tamamlanıyor artık. Birine, bir sürüye ya da bir alışkanlığa değil; kendi varlığını korumaya. Pek tabi, insan kendini kaybederek sadık kalıyorsa ortada sadakat olmayacak, yalnızca itaat olacaktır demiştim ya işte bu penguen, hareketiyle sezgisel olarak bunu çoktan biliyordu. Ben ise geç öğrenmiştim. Ama öğrendiğimde ise geri dönmedim.
Mamafih, penguenin Antarktika’ya varıp varmadığını bilmiyorum. Belki de yolun kendisi yeterlidir diye düşünüyorum. Belki sadakat, ulaşılan yer değil; yürürken kim olduğundur.
Bildiğim tek şey şu: Kuzeye giden yol, sürüden ayrılan rota soğuk olabilir ama insanı eksiltmez. Eksilten, yanlış yöne kalabalıkla yürümektir. Tersine giden bir kalabalıkta durmanın değil, ayrılmanın erdem olduğunu unutmamak gerekir.
Ve ben artık, nihilist kahramanımız gibi sadakatimi sıcak olan her şeye değil kendimi kaybetmediğim yerlere ayırıyorum. Sözlerimi bitirmeden aklıma gelen son bir şeyi de eklemek istiyorum. Eğer kahramanımız ya da diğer tüm akışa güvenen ve kuzeyine sadık olmak isteyen insanlar, kolonilerine arkalarını dönüp bir yolculuğa çıksalardı ve bir şarkı mırıldanıyor olsalardı, bu kesinlikle Teoman’dan “İnsanlar” şarkısı olurdu. Sanatkârın da dediği gibi, “İnsanlar, dünya düşmüş üstlerine, kıpırdayamıyorlar, denemiyorlar bile…”
Sizlere de kendinize sadık olma kısmını kazmanızı, pusulanızı bulmanızı tavsiye ediyorum. Esenlikle…



