Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Tasnif

Müdür her sabah sekizi on geçe odasına girerdi. Koyu gri ceketini yıllardır aynı terzinin elinden çıkmış gibi taşır, düğmelerini hiçbir zaman iliklemezdi. Sağ omzu solundan hafifçe düşüktü; sanki yıllarca tek tarafında görünmeyen bir yük taşımıştı. Kapıyı kapatırken acele etmez, kolunu yavaşça geri çekerdi. Eski ahşap kapının çıkardığı ses bile onun hareketlerine uyum sağlardı.

Saçlarının büyük kısmı beyazlamıştı. Ense kökünde kalan birkaç siyah tel zamana inat eder gibiydi. İnce kemikli ellerindeki damarlar belirgindi, parmak eklemleri hafifçe şişmişti. Bir eşyanın üzerine eğildiğinde gözlerinden önce elleri bakardı. Parmak uçları ahşabı, camı, metali tanıyor; benim henüz görmediğim ayrıntıları onlar çoktan fark ediyordu.

Burnunun üzerinde ince çerçeveli eski bir gözlük dururdu. Sol camı çoğu zaman hafif buğulanırdı. Nedenini hiç sormadım. O da hiç açıklamadı.

Masasına oturur oturmaz sağ çekmeceyi açar, içinden lacivert kadife bir bez çıkarırdı. Bezi ikiye katlar, masanın üzerine ağır ağır sürerdi. Hareketlerinde gösterişli hiçbir şey yoktu; daha çok, yıllardır aynı duayı ezbere okuyan birinin sakinliği vardı. İşini bitirince bezi pencerenin önünde silkelerdi. Sabah güneşi, havaya karışan ince gri zerrecikleri birkaç saniyeliğine görünür kılar, sonra yeniden yok ederdi.

İlk haftam boyunca bunu titizlik sandım. Eski binalarda böyle insanlar olurdu. Rutubete tahammül etmez, rafların yerini değiştirir, çerçevelerin eğriliğini düzeltirlerdi. Müdür öyle biri değildi.

Üçüncü gün beni bodrum kata indirdi. Merdivenler dardı. Basamakların ortası yılların ayak izleriyle aşınmıştı, demir korkuluk avuç içine soğuk bir nem bırakacak kadar eskiydi. Aşağı indikçe havadaki koku değişiyordu. Küf değildi, eski kitap kokusuna da benzemiyordu. Uzun süre kapalı kalmış odaların taşıdığı, tarif edilemeyen bir ağırlığı vardı. Kapının üzerinde tek kelime yazıyordu.

TASNİF

Anahtarı kilide yavaşça yerleştirdi.

“Burada yüksek sesle konuşma.”

“Neden?”

Omuz silkti.

“İnsan zamanla alışıyor.”

Kapı açıldığında ilk dikkatimi çeken raflar olmadı, sessizlikti. Sanki oda sesi içine çekiyor, kelimeleri duvarların arasında yutuyordu. Çelik raflar tavana kadar uzanıyor, üzerlerindeki krem rengi kutular kusursuz bir düzen içinde diziliyordu. Hepsinin üzerinde yalnızca bir numara vardı. Ne isim, ne tarih, ne de açıklama.

Müdür ilk kutuyu önüme çekti. İçinden avuç içine sığacak büyüklükte gümüş bir cep aynası çıktı. Çerçevesi kararmıştı. Camı çatlamamıştı ama yansıttığı yüzü iki parçaya ayırıyordu. Aynanın arkasında tek bir harf kazılıydı. “L.” Başka hiçbir şey yoktu.

İkinci kutuda küçük bir çocuk ayakkabısı duruyordu. Tek. Bağcığı özenle düğümlenmişti, topuğunun iç kısmına mavi mürekkeple küçücük bir yıldız çizilmişti.

Üçüncü kutuda mühürlü ince bir cam tüp vardı. İçinde tek bir kirpik duruyordu. Kirpik hâlâ kıvrımını koruyordu; sanki biraz önce düşmüş gibiydi.

Kutuların hiçbirinde açıklama bulunmuyordu. Hiçbir eşya değerli görünmüyordu ama hiçbirine değersizmiş gibi davranılmıyordu.

Saatler ilerledikçe rafların arasında dolaşmaya başladım. Bir kutuda kullanılmamış beyaz bir zarf vardı, içi boştu. Bir başkasında tek bir süt dişi; kökü hâlâ duruyordu. Bir diğerinde eski bir kol saatinin yalnızca akrebi. Yelkovanı yoktu, saat de yoktu; sadece akrep. Her kutu, tamamlanmamış bir cümle gibiydi.

Öğleden sonra dayanamadım.

“Bunların ortak yanı ne?”

Müdür cevap vermedi. Masasına döndü, parmağını yüzeyde gezdirdi. Parmağının ucunda ince gri bir iz kaldı. Mendilini cebinden çıkardı, silmedi; yalnızca baktı. O gün başka hiçbir şey söylemedi.

Haftalar geçtikçe binanın ritmini öğrenmeye başladım. Her sabah yeni kutular geliyor, her akşam bazıları başka depolara gönderiliyordu. Ama raflar hiçbir zaman eksilmiyordu. İlginç olan yalnızca bu değildi. Her sabah, hangi yüzeyi temizlersek temizleyelim, masaların, kutuların ve pencere pervazlarının üzerinde aynı ince gri tabaka yeniden oluşuyordu. Temizlik görevlisi bundan şikâyet ederdi.

“Havalandırmadan geliyor olmalı.”

Kimse itiraz etmezdi.

Bir sabah erkenden geldim. Müdür henüz odasına girmemişti. Masasına yaklaştım. İnce gri tabaka yine oradaydı. Parmağımı yavaşça üzerinde gezdirdim, ahşabın üzerinde ince bir çizgi açıldı. Tam o sırada arkamdan müdürün sesi duyuldu.

“İnsanlar en çok görünmeyen şeyleri geride bırakır.”

İrkilip elimi çektim. O ise masaya değil, parmağıma bakıyordu. Sessizce çekmeceyi açtı, kadife bezi çıkardı, çizginin üzerinden yavaşça geçti. Sonra bana döndü. İlk kez gözlerinin rengini seçebildim. Açık kahverengiydi. Yorgun değildi ama uzun zamandır aynı manzaraya bakan insanların gözlerine benziyordu.

“Biz burada eşyaları kayda geçirmiyoruz,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Koridorun ucunda eski kalorifer boruları genleşirken metalin tok sesi duyuldu. Müdür cümlesini tamamlamadı. Kutulardan birini eline aldı, kapağını kapattı, rafa geri koydu.

O an ilk kez şunu hissettim. Bu binada tasnif edilen şey, kutuların içindeki nesneler değildi.

İnsan, aynı koridordan her gün geçtiğinde ayrıntıları görmemeye başlıyor. İlk gün dikkatimi çeken sessizlikti, sonra kutular. Bir süre sonra ise her sabah aynı yerde duran metal merdiven, tavandaki çatlak, rafların arasında unutulmuş paslı el arabası. Ama en çok da müdürün alışkanlıkları.

Her sabah sekizi on geçe masasını silerdi, her akşam çıkmadan önce de aynı şeyi yapardı. İkisi arasında geçen saatlerde masaya hiç dokunmazdı. Bir gün dayanamadım.

“Bu kadar özen gösterdiğiniz hâlde ertesi sabah yine aynı oluyor.”

Başını kaldırmadı. Masanın kenarında parmaklarını gezdirdi.

“Olmalı.”

Başka bir şey söylemedi.

Depoya gelen kutuların kayıtlarını tutmaya başlamamın üzerinden üç ay geçmişti. Numaralar artıyor, raflar doluyor, sonra yeniden boşalıyordu. Fakat ilginç olan kutular değildi, kutuların geliş biçimiydi. Hiçbiri aceleyle gelmiyordu. Sanki onları gönderenler de içindekilerin ne olduğunu tam bilmiyordu.

Bir sabah mühürsüz bir kutu geldi. Bu ilk kez oluyordu. Müdür kutuyu açmadan uzun süre kapağına baktı, sonra bana uzattı.

“Sen aç.”

Kutuyu önümdeki masaya çektim. Kalemi cebimden çıkarırken cüzdanım da yere düştü. İçinden katlanmış küçük bir kâğıt kayarak ayaklarımın dibine geldi. Eğilip aldım. Kenarları yıpranmıştı. Annemin el yazısını daha kâğıdı açmadan tanıdım.

Tarçın. Sabun. Çay. Kavanoz kapağı.

Yıllardır cüzdanımdaydı. Tam katlayacakken müdür başını kaldırdı.

“Annenizin yazısı mı?”

İlk kez bana soru soruyordu.

“Evet.”

Başka bir şey söylemedi. Kâğıda uzanmadı, sadece birkaç saniye baktı. Sonra kayıt defterini önüme itti.

“Atmayın.”

Sesinde öğüt veren bir ton yoktu; bir kayıt numarasını söyler gibi konuşmuştu. Listeyi yeniden katlayıp cüzdanıma yerleştirdim.

Kutuyu açtım. İçinden siyah bir saç örgüsü çıktı. Kesildiği yer hâlâ düzgün görünüyordu, lastiği duruyordu. Kutunun içinde başka hiçbir şey yoktu.

“Kayıt açayım mı?”

Müdür saç örgüsünü eline almadı.

“Beklesin.”

“Ne bekliyoruz?”

Cevap vermedi. Kutuyu raflardan birine koydu.

Ertesi gün aynı kutuyu yeniden açtım. Saç örgüsünün üzerine ince gri bir tabaka çökmüştü. Temizlik görevlisinin bunu da silmeye çalıştığını gördüm. Müdür elini uzatıp kadını durdurdu.

“Onlara dokunmayın.”

Kadın şaşırdı.

“Ama kirlenmiş.”

“Hayır.” Müdür ilk kez bu kadar net konuştu. “Kir başka şeydir.”

Kadın hiçbir şey anlamadan çıktı. Ben de anlamamıştım.

O gün öğleden sonra laboratuvardan bir görevli geldi. Elinde küçük, mühürlü bir zarf vardı. Müdür imzayı attıktan sonra zarfı bana uzattı. İçinde yalnızca tek sayfalık bir analiz bulunuyordu.

Numune No: 2841 İçerik: İnsan epidermisi. Kumaş lifi. Polen. Kireç. Yanmış odun parçacıkları.

Sayfayı bir kez okudum, sonra bir daha. Müdür masasının başına geçti. Kadife bezi ikiye katladı, masayı ağır ağır silmeye başladı. Pencerenin önüne geldiğinde bezi hafifçe silkeledi. Sabah güneşi, havada asılı duran ince zerrecikleri birkaç saniyeliğine görünür kıldı.

Raporu kapattım, dosyanın arasına yerleştirdim. Uzun süre hiçbirimiz konuşmadık.

Deniz Budakoğlu
Deniz Budakoğlu
Balıkesir'de yaşıyorum. Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü'nden mezun oldum. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetim ve Organizasyon alanında yüksek lisans eğitimimi tamamladım. İnsanın iç dünyasını, aile ilişkilerini ve gündelik yaşamın görünmeyen çatışmalarını odağına alan öyküler kaleme alıyorum. Yazın anlayışım, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'ın temsil ettiği varoluşçu düşünceden besleniyor; insanın özgürlüğü, sorumluluğu ve kimlik arayışı metinlerimde üzerinde durduğum temel izlekler arasında yer alıyor.

POPÜLER YAZILAR