Heyecanlıydı Azra. Nihayetinde doğduğu şehre dönüyordu. İnsan bir yeri hem çok sevip hem de oradan nasıl nefret edebilirdi? Kafasının içinde yüzlerce düşünceyle çıkmıştı yola. Valizi zihninden daha hafifti. Yirmi yıl önce trajik bir kazada çok sevdiği ablasını kaybettikten sonra onu Karşıyaka Mezarlığı’nda ebedî yolculuğuna uğurlamış ve ani bir kararla, acı tatlı tüm anılarını da yanına alarak kaçmıştı o lanet yerden. Hayatının belki de en kıymetlisini gömdüğü bu topraklarda daha fazla kalmak istememişti. O zamanlar Hacettepe Üniversitesi’nde ilk yılıydı. Yaşadıkları korkunç olay sonrasında hayattan bir beklentisi kalmamış, kendini insanlardan soyutlamıştı. Anne babası da seneler önce Ege sahillerinde küçük bir kasabaya yerleşmişlerdi. Bu şehirde kalmasını gerektirecek bir sebebi kalmamış gibiydi. Gidebildiği kadar uzağa gitmeliydi. Halasının kızı ve can yoldaşı olan Derya ile geleceğe dair planlar yapıyorlarken, hayat onlara bu kötü oyunu oynamış ve gelecek planları yerle bir olmuştu.
Cenaze sonrasında Azra, ablasıyla yaşadıkları anılarla dolu o eve dönmek istememişti. Bir süreliğine halasında kalacaktı. Hem Derya da zor zamanlarında yanında olmasını istediği tek insandı.
Sabah olmuştu. Azra sadece bir saat kadar uyuyabilmişti. İçeriden halasının ve Derya’nın konuşmalarını duyunca kalktı, yanlarına gitti.
“Günaydın kızım,” dedi halası her zamanki sevecen tavrıyla.
Azra boş boş bakıp kafasını salladı. Konuşmaya mecali kalmamıştı.
Derya, “Hadi hazırlan, Kuğulu’ya gidiyoruz.”
Yol boyunca tek kelime etmediler; Derya, Azra’nın içinde kopan fırtınanın sessiz çığlıklarını duyabiliyordu.
“Yürüyelim biraz,” dedi Azra. Kuru bir ayaz vardı yine. Caddede yürümeye başladılar, soğuk havaya aldırış etmeden. Uzun süren bir sessizlikten sonra Azra, “İtalya’ya hemen gidelim!” dedi.
“Hemen mi? Nasıl olur? Okulu ne yapacağız? Planımız bu değildi ki, mezun olunca gidecektik,” dedi Derya.
“Burada yaşamak istemiyorum artık. Biliyorum, boğacak bu şehir beni. Anla beni, ne olur! Hayatımıza orada devam ederiz.”
Derya bir iki dakika düşündükten sonra, “Her şeyi bırakabilirim ama bizimkileri şu anda bırakamam. Olmaz!” dedi ve hayır dercesine kafasını iki yana salladı. Ailesiyle kalmayı tercih etmişti Derya. Zamansız göçüp giden ablasından sonra, Derya’nın da artık eskisi gibi hayatında olmayacağını anlamıştı Azra. Koca dünyada kendini yapayalnız hissetmişti o an ve sustu. Derya da sustu; kalpleri paramparça, düşünceleri darmadağın olmuştu. Şehrin üzerini koyu bir sis kaplamıştı o dakikalarda, tıpkı ruhları gibi. Eve dönene kadar yine hiç konuşmadılar. O gün farkında bile değillerdi ama aralarındaki bu suskunluk yirmi yıl kadar sürecekti. Tıpkı bir sessiz çığlık gibi.
Azra bu düşüncelere dalmışken gelen anons sesiyle irkildi. Esenboğa Havalimanı’na inmek üzerelerdi. Düşüncelerini ruhunun derinliklerinde gizlediği o kilitli kutuya koydu yeniden. Hüzünlü ama mutlu, heyecanlı ama durgundu. Karmakarışık, tuhaf duygularla gelmişti yurduna. İner inmez eşi Tamer’i aradı. Tamer’le İtalya’da bir konferansta tanışmış ve sonrasında da evlenmişlerdi. İki kızları olmuştu: Derya ve Arya. Ailesi, Azra’nın yıllardır sığındığı limanıydı.
Tamer, “Yolculuğun nasıl geçti?” diye sordu.
Azra, “Çok keyifliydi,” dese de hiç de keyifli değildi aslında. Zihni karmakarışık, yüreği buruktu. Ruhundaki kilitli anı kutusu açılmıştı bir kere. Bir daha asla gitmem dediği şehre gidiyordu. Anılarına doğru yol alırken, yaklaştıkça büyüyordu sanki içindeki kara delik. Tamer’i üzmemek için öyle söylemişti. Sonrasında devam etti: “Sizi şimdiden özledim. Kızlar gitti mi okula? Aklım sizde kaldı.”
“Burada her şey yolunda hayatım, merak etme sen. Selamlarımı söyle herkese.”
Azra valizini almış, çıkış kapısına doğru ilerlerken onca yıl gönül koyduğu ve küstüğü kuzeni Derya’yı karşısında görünce öylece kalakaldı. Okulunu bitirince belki yanına gelir umuduyla beklemiş, sonrasında evlendiğini ve İtalya’ya hiç gelmeyeceğini duyunca bir kez daha kapılmıştı Azra yalnızlık girdabına. Kızgındı Derya’ya hem de çok ve hiç affedememişti. Derya’nın saçlarına aklar düşmeye başlamıştı, biraz da kilo almış gibiydi. Ama bakışı, gülümsemesi aynıydı. Geçmiş, dün gibi canlandı Azra’nın zihninde; sanki geçen hafta buluşmuşlardı. Oysa yirmi yıldır hiç görüşmemişlerdi. Dile kolay, yirmi koca yıl! Gözyaşları içinde sarıldılar birbirlerine.
“Başımız sağ olsun. Annemin bir numaralı yeğeniydin, seni bir başka severdi,” dedi Derya.
“Canım halam! Yattığı yer incitmesin! Sen iyi misin?”
“Eh işte. Ne kadar iyi olabilirim ki?” dedi ve elindeki paketi uzattı. “Özlemişsindir, soğutmadan ye.”
Azra paketten çıkan sıcacık simidi yemeden önce içine çeke çeke kokladı, sonra kendini daha fazla tutamayıp yine başladı ağlamaya. Devasa bir duygu seline kapılmıştı. O çok sevdiği simidin kokusuyla yeniden açılmıştı içindeki saklı kutunun kilidi. Yıllarca içinde birikmiş olan özlemler susamlarla birlikte saçılmıştı dört bir yana. Evet, özlemişti. Çocukluğunu, gençliğini, yuvasını ve Derya’yı… Hem de çok özlemişti. Tekrar sarıldılar.
Otoparka doğru yürürlerken Derya alyansını göstererek, “Mehmet’le Azra arabada bizi bekliyorlar,” dedi.
“Azra?” diye şaşkınlık içinde tekrarladı Azra.
Derya ile Mehmet, üniversite yıllarında görüşmeye başlamışlar ve mezun oldukları sene evlenmişlerdi. Bir de kızları olmuş ve adını Azra koymuşlardı. Tıpkı Azra’nın kızına Derya ismini koyduğu gibi… Mehmet’i okuldan tanıyordu Azra, kızları olduğunu da halası telefonda söylemişti ama Derya’ya olan kırgınlığından ve kızgınlığından, bebeğin adını hiçbir zaman sormamıştı. Halası da onu üzmemek adına Derya ve bebek hakkında pek konuşmamış, torunuyla adaş olduklarını söylememişti. Arabaya bindiler. Azra, küçük Azra’yı kucaklayıp sıkıca sarıldı. Şehre doğru yola çıktılar.
“Trafik çok ama isterseniz hızlıca bir şehir turu yapıp da geçelim eve. Vakit çok erken zaten. Ne dersiniz kızlar?” diye sordu Mehmet.
Anıtkabir’e yaklaşmışlardı. Günlerden 10 Kasım olduğundan çevredeki yolların çoğu araç trafiğine kapatılmıştı. Azra yıllardır bu denli kalabalığı bir arada görmemişti. Duygulandı, gözleri doldu. Güzel ülkesinin güzel insanları, yurdun dört bir yanından akın etmişlerdi Ata’nın huzuruna.
Kızılay’dan Cinnah Caddesi’ne doğru giderlerken, “Tunalı’ya da girelim,” dedi Derya. Geçmişte zamanlarının çoğunu bu civarlarda geçirmişlerdi. Soğuk havaya ve sabahın erken saatleri olmasına rağmen Kuğulu Park cıvıl cıvıldı, tıpkı eskisi gibi. Azra bir turist gibi binaları, dükkânları, insanları gözlemliyordu dikkatle. O tanıdık heybetiyle yerli yerinde duran Atakule’nin önüne gelmişlerdi.
Mehmet sordu: “Nasıl buldun buraları Azra? Çok değişmiş mi?”
Azra hüzünlenmişti. Bildiği dükkânlar bir bir kapanmış, yerlerini yeni nesil kahveciler almıştı. Eskiden sürekli gittikleri bir kafe, bugün dünyanın dört bir yanına virüs gibi yayılmış olan fast-food zincirlerinden birine dönüşmüştü. Ne kadar çok alışveriş merkezi açılmıştı, dış dünyaya kapalı cam fanuslar misali. Şehrin eski sıcaklığını özleten mekânlar çoktan tarih olmuşlardı, tıpkı gençlik yılları gibi.
Şimdi aidiyet hissetmekte zorlandığı caddelerde, sokaklarda ne güzel anıları vardı oysa. Geçmişinde bıraktığı o yer bambaşka bir evrendi sanki. Evet, değişmişti pek çok şey. Şehir masumdu aslında; değişen zamana ayak uydurmuştu, hepsi bu. Azra yaşadığı bu zaman yolculuğunda anlamıştı, öfkesi ve kini yorgun şehre değil, yüreğini dağlayan ölümsüz matemineydi. “Büyümek incitiyormuş,” diye düşündü. İlk göz ağrısı olan bu şehri aslında özlemişti ve daima özleyecekti.



