“Geldim, geldim…Kim bu sabahın köründe ayol? Bak hâlâ çalıyor. Bekle bekle, patlamadın ya, geldim.”
Kapıya vardığımda vestiyerin üstündeki “Suzan’a” diye yazılmış zarfı görünce alıp pijamamın lastiğine sıkıştırdım.
Begümler evde bugün. Gece geç geldik ki bunlar öğleye kadar kalkmaz. Alya mı uyanıp geldi acaba, “Anneanne acıktım, annemler uyuyor, sen kalkmışsındır diye geldim,” der şimdi. Dershanesi de yoktu bugün. Aman Allah korusun, birine mi bir şey oldu acaba? Daha gün bile ışımamış. Karga neyim bile daha… Belki de… Aman ne bileyim ben, aç da öğren işte Suzi. Amma konuştun be sende.
“A ah! Melahat, sen miydin? Çöp mü dürttü gözünü ayol ne bu saatte.”
“Benim tabii Suzi kim olacak ya?” dedi, daha sabahlığı üstünde, soluk soluğa daldı içeri. Ben daha “hoş geldin”i içimde tartarken, o çoktan konuşmuştu. “Çabuk gel Suzan! Vallahi çatladım meraktan!”
Bir gülme tuttu beni. Kadının gözleri pırıl pırıl, yüzü heyecandan kıpkırmızı. Eh, elbet çok bekledin geceden beri, sen de haklısın, dedim içimden.
“Dün telefonda anlattın ama pek duyamadım. Gel otur da şöyle baştan anlat. Neymiş şu işin aslı? Kadın nasılmış? Nükhet neci? Sonra Nedim’le ne konuştun? Hatta konuştun mu? Ay hadi otur şöyle de anlat Suzi!”
Girişte duran, kaldırmadığım küçük valizi ayağımla ittim az öteye. Çay koyup geleyim şekerim, ne bu acelen?” dedim. Mutfakta ışığı açıp çaydanlığa su koydum, bir iki bardağı elimde yıkadım. Peşimden mutfağa kadar koşturdu koca kadın. İnsan yaş aldıkça zevkleri de kabuk değiştiriyor; ne yapalım, sözün gölgesine, dedikodunun sıcaklığına sığınıyor. Kınarmış gibi dursam da sanki ben ondan farklıyım. Hah! Suzi çok komiksin.
Kolumdan çekti, mavi çiçek minderli siesta sandalyeye ittirerek oturttu beni. Kırışığı açılmamış krem rengi masa örtümü eliyle düzeltti, masadaki meyve tabağını ortaladı usulca. Ortalıkta çaydanlığın vızıltılı sesi, meyve tabağındaki elma portakal kokusu ve açık pencereden içeri dolan sonbaharın ayazı vardı.
“Hadi anlat, senin torun damlar şimdi yukarı kattan. Ay kapı mı kapandı? Bak şimdi. Geliyordur seninki. Başla hemen başla.”
Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez Melahatimle. Kapı komşum, sırdaşım, yarım aklım, gençlikten kalma yazlık arkadaşım. Benden iki yaş büyük. İkimizin de saçında tek tel siyah kalmamış desem, yaşımızın pek de önemi kalmaz herhalde. İnsan bir yaştan sonra takvime değil, aynadaki gölgesine bakıyor çünkü. Ben ondan biraz daha uzun boyluyum. Omuzlarım hafif düşmüş, ince ve kemikliyim. Melahat saçını ensesinde toplar, yarısı kaçar. “Dağınık olsun, genç gösterir,” der. İkimiz de güleriz. Ellerimize bakarım bazen. İncelmiş, damarları belirgin. Ama o eller neler tuttu, neleri bıraktı… Çocuk büyüttü, cenaze uğurladı, bayram sofrası kurdu, kapı aralığında umut bekledi.
Ve şunu fark ettim. Bizi birbirimize bağlayan şey, geçip giden günlerimizin mazide kalmaması; her ânın elle tutulup gözle süzülmüş gibi hâlâ aramızda dolaşması. Geçmiş dediğimiz şey aslında gitmiyor, biz onu her tekrarlayışımızda yeniden yaşıyoruz. İnsan kendini eski hâliyle yad etti mi, gençliğinin izini de peşinden sürüklüyor sanki.
O, benim içimdeki on sekiz yaşındaki kızı biliyor. Ben, onun kalbinde hâlâ saklanan o deli cesareti. Başkası görmez. Çocuklarımız hiç bilmez. Torunlarımız ise bizi sadece anneanne, babaanne sanır. Sokaktan geçenler bizim de bir zamanlar nasıl yangın olup alevlendiğimizi sezip anlamaz… Canımıza nasıl ot tıkandığını da. Bir hayatı susturup yüzümüzde taşımayı, bu yüzden gülüşlerimizin neden hep yarım kaldığını. Biz onunla hâlâ fısır fısır konuşan iki genç kızız. Gençken anadan babadan saklardık sırlarımızı. Şimdi de çoluktan çocuktan saklıyoruz. Yaş aldık, doğru. Ama ölmedik ya. Derinlerde saklı duran o kadın ilelebet yaşıyor içimizde.
Melahat’la iyice yaklaştık, diz dize geldik neredeyse masanın başında.
“Cuma sabahı sen apartman kapısından su döküp uğurladın ya bizi… Aman sorma, yol boyunca ne terler döktüm. İki saatlik yol sanki ömrüm gibi uzadı gitti. ‘Yazlığı satacağım,’ demiştim sana. Ne gittiğimiz vardı ne baktığımız. Ev kendi hâlinde.
Ah Melahat’çığım… Kızlığımızın geçtiği o köy ne olmuş, sana ne desem az. Yollar daralmış sanki. Sokaklar küçülmüş. Ağaçlar budanmış. Her yer asfalt… Evler, yüksek binalar… Ben gitmezdim hani, biliyorsun, malum sebepten. Bu yaşımda bile korkarım ya ama mecbur kaldım artık. Sanki oraya gidince küçük Suzi karşıma çıkacak. Konu komşu bana gülecek, ardımdan, “Ah zavallı,” diyecek. Nedim bir yerlerden beni görecek. Ay ne bileyim… Bizim zamanımızda bir kızın adı çıktıysa yandı gitmiştir işte, biliyorsun.
“Saçmalama,” dedi Melahat. Anladı beni ve hak da verdi. Avuç içi kadar Şirinköy’de ne deli cesaretti o. Kimsenin dedikodusuna aldırmadan sahilde el ele tutuşmalar, gece gizli gizli evden kaçmalar, çay bahçesinde buluşmalar… Laf anne babanın kulağına gittiğinde yüzün dik, gözün korkusuz durmalar. Deli yaşlarımızın aylak cesaretiydi işte; sevgisine güvenmek, ardını hiç düşünmemek. Ama insan bir gün ortada sap gibi kaldığında, başın dimdik yürümek… İşte asıl zor olan oymuş.
“Güz sonu,” dedim. “Her yer tenha. Kimsecikler yok yolda. İki kedi bir köpek. Yazlıkçılar boşaltmış evleri. Camlar kapalı, perdeler inik. Bir terk edilmişlik var havada. Kapıdan bir girişim var ki… Allah seni inandırsın,” dedim, elimi göğsüme koyarak, “o saat o dakika takvimler atmışara döndü resmen.”
“E hadi uzatma lafı…dolandırma,” dedi Melahat, sabırsızlıktan ayağını yere vurdu.
“A ah… yok öyle hemen anlatmak,” dedim. “Uzatacağım ki tadı çıksın şekerim.”
Gülüştük. Çıtır kızlar gibi çınlata çınlata savurduk kahkahalarımızı.
“Vardığımızda akşam üzereydi. Anahtarı zor çevirdi benim kız. Alya koşturarak attı kendini içeri. Ben kapıda dondum kaldım bir an. Yıllardır uğranmamış ev; toz, nem, küf… bir de yalnızlık kokuyordu Melahat. Bildiğin yalnızlık. Annemle babam düştü aklıma birden. Annemin sesi mutfaktan taşar gibiydi. Babamın o tanıdık sesi kulaklarımda çınladı.
Yavaş yavaş yürüdüm salona. Çantamı attım yere, adımlarım yankılandı. Doğruca cama gittim. Gözümü diktim yandaki evin duvarına.”
“Eee?” dedi Melahat, nefesini tutmuş.
“Onu işte… Nedim’i ilk gördüğüm o çatlak duruyor mu diye baktım.”
“Eee?
“Yok.” Bir an sustum. “Zaten hiçbir şey eskisi gibi değildi ki. Duvar sıvanmış. Çatlak kapanmış. Bahçe duvarı yükselmiş. Sanki geçmişi örtmüşler. Aradan onca asır geçmiş, benimki de iş işte.”
“Sen onu ilk o çatlaktan görmüştün değil mi Suzi?”
Başımı salladım. “On yedi yaşımdaydım,” dedim. Saçlarım iki örgü. Annem camdan bakmamı yasaklamıştı. Ben de o çatlağı keşfetmiştim. Bahçede top oynardı. Gömleğinin kollarını sıvamış… Gülüyordu.”
Melahat’ın yüzü yumuşadı. İşte orada sustum. Çünkü mesele çatlak değildi. “Melahat,” dedim yavaşça, “ben o duvara bakarken dışardan bir korna sesi geldi. Ardından o sesi duydum. Bizim kıza çaktırmadan yukarı kata fırladım, gülme öyle, resmen fırladım işte, bu yaşta ne kadar olursa artık. Ama o basamaklar bitip tükenmedi bir türlü, nasıl fırlamaksa. Kafamda tilkiler fink atıyor. Deli, manyakça sorular. Kız neredeyse aklım şaştı ya benim. Hiç aradan o kadar zaman geçmemiş, ben hâlâ…
İçim cız etti Melahat, içimde bazı şeyler küllenmiş sanıyordum. Oysa zamanı gelince üflesen alev, dokunsan yangın olacakmış. Beynim hararetten fokur fokur sorular kaynatıyor. Sorular da dur durak bilmiyor…”
“Nedimler hâlâ orada mı oturuyor? Gelen o muydu?”
“Ya kim?”
İnsan bazı ihtimalleri inkâr edemiyor. İstediği şeyi bekliyor, umuyor hayattan. Öyle çıktım yatak odama, soruları köpük gibi dağıtarak. Tül perdenin ardından usulca baktım. Ne göreyim? Bahçe kapısının önünde genç bir kadın indi arabadan. Kapıda onu bekleyen bir adam. Yaşlıcana. Sırtı bana dönük. Kadın kapıyı açtı sarıldılar. Geri çekildim. Tanıdım onu Melahat tanıdım, bu o. Nedim’im…
Kızın elinden çantaları aldı, birlikte içeri geçtiler. Evde tek bir emare yok uzun bir süre, bekledim. Her yer sus pus. ‘Ay görüyor musun şunun yaptığını,’ dedim kendime. ‘Torunu yaşında kızı almış eve.’ Bir sinirlendim, sorma. ‘Eskiden de serseri, çapkın ruhluydu zaten,’ dedim. ‘Hiç değişmemiş bu adam.’ Midem yanmaya başladı. Tansiyonum fırladı belli; ensem zonk zonk atıyor. Ne yapıyor şimdi kıza? Onu da benim gibi mi öpüyor? Elini başımın arkasına koyup saçlarımı çektiği gibi mi? Yoksa salondaki koltukta mı? Belki de yatak odasındalar…”
Oturdum yatağa. Kalbim kaburgama vuruyor. Merdivenlerden çıkan Seval’in sesini duyunca uzandım yatağa. Sözde dinleniyorum. Evle ilgili bir şeyler sordu anlattı, dinler gibi yaptım. “Sen bildiğini yap kızım,” dedim, “ben karışmıyorum.”
Ama içim… Vızır vızır düşünceler… Kim bu kız? Sana ne be Suzi? Sevgilisi olmasın? Yok daha neler? Kızı mı acaba? Torunu olacak yaşta hatta. Yok yok kesin torunu. İçimde bir kıymık onca seneden sonra. Ne oluyorsa bana, yaşlı kadına?
“Çay olmuştur,” dedim Melahat’a, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
“Bırak çayı mayı, dedi, “Otur da doğru düzgün anlat şunu.”
Derin bir nefes aldım.
“O gece kafamın içinde tilkiler dolaştı durdu Melahatim. Gözümü kapatıyorum Nedim. Açıyorum genç kadın. Kapatıyorum çatlak duvar. Açıyorum sıvanmış beton…”
“Uzatma lafı!” dedi Melahat yine.
“Akşama doğru arabalar vızır vızır… Bir telaş, bir koşturmaca. Koca bir minibüs durdu kapıda; pasta, börek, tepsiler… Demek hazırlık var. Demek bu iş ciddi. Çiçekler, tüller, süsler asıldı bahçeye.… Işıklar takıldı, süslendi. Dedim “Bizim bu Nedim bu kadınla evleniyor ya da nişanlanıyor galiba. Olmaz mı, olur, olur. Yok, tövbe,’ dedim sonra, ‘kızıdır kızı, yok ya torunu.”
Akşamın alacasında o genç kadın çıktı ortaya. Üstünde gelinlik. Bu arada tabii bahçe insan kalabalığı. İşte o an… “Ben ne gördüm biliyor musun?”
“Neee?”
“Onu…”
“Kim o Suzi?”
“Gelinle yan yana duruyordu.” Sustum.
“Kim?” dedi, Melahat.
“Nükhet!”
Bir sessizlik oldu.
“Bu Nükhet?..”
Başımı salladım. “Evet, o. Ya işte böyle Melahat… Nedim beni terk ettiğinde, yanımda oturup sabaha kadar ağlayan Nükhet’ti bu. Omzuma başını koyup, ‘Geçecek,’ diyen, benimle Nedim’e söven, ‘Sen ondan daha iyilerine layıksın,’ diye diye sesini kısan Nükhet. Ben koltukta yığılıp kalmışken çay koyan oydu. Saçımı okşayan, ‘Güçlü ol,’ diyen oydu. Nedim’i her andığımda yüzü asılan, ‘Adam değilmiş zaten,’ diye beni teselli eden oydu. Şimdi bakıyorum… Masmavi elbisesiyle onun kapısında. Hayat ne tuhaf değil mi Melahat? İnsan bir zamanlar gözyaşını silenle yıllar sonra kalbini kanatanı aynı kişide yaşayabiliyor.
Sen bunca yıl bekle, şimdi öğren. Artık neyime yarayacaksa? Hah! Her şey geldi geçti, bitti gitti. İçimdeki o kız bunları şimdi öğrense ne olur ,öğrenmese ne? O çoktan ağlamasını ağladı, beklemesini bekledi, yangınını kendi başına söndürdü.”
“Hayat garip… İlla bir gün gerçeği sokuyor insanın gözüne. ‘Uyan artık,’ diyor. Silinmemiş bir yazı gibi. Tutuyor seni, rüyadan kaldırır gibi sarsıyor.”
“Sonra Melahat’ım, dayanamadım balkona çıktım. Işığı açtım. Bir aydınlık düştü bahçeye. Birden herkes başını bana döndü. Nikah masasının etrafında uğultu kesildi. Göz göze gedik. Onunla. Nükhet de döndü.”
“Ayy Suzi,” dedi Melahat. “İçim bir hoş oldu be. Sahi,” dedi ardından, “sen evi sattın mı?”
“Yok. Vaz geçtim şekerim. Neyse… Geleceğim oraya…”
Sabah uyandığımda torunum elinde bir zarfla, hınzırca gülerek yanıma yaklaştı; “Bu sanaymış Suzi’cim,” dedi, çekti gitti.
Melahat gözleri yuvalarından fırlamış bakakaldı. “Eee kız yoksa, itiraf mı, özür mü, kız anlatsana şunu.”
“Bilmiyorum Melahat,” dedim. Belimdeki mektubu çıkarıp uzattım ona. “Al… daha okumadım.”
Açtı mektubu. Okudu. Yüzünün rengi değişmedi önce. Sadece gözleri bir yerde takılı kaldı; sanki harfler kâğıttan kalkıp boğazına dizilmişti. Birden ayağa fırladı. “Ne yapıyorsun?” dedim. “Dur… ne yazmış ki?”
Cevap vermedi. Sandalyenin ayakları zeminde sert bir sesle cızırdadı. “Ben yukarı çıkıyorum, sen de hemen hazırlan ve de soru sorma bana.” Mektubu da aldı gitti.
Ardından soru dolu cümlelerle kalakaldım. Ama garipti… O soruların içinde ilk kez bir umut sezdim. Cevap istemiyorlardı. Bir kapı aralıyorlardı, adım atayım diye. “Ya değilse?” diye başlayan, “Belki de,” diye devam eden cümlelerdi bunlar. Onun yazmış olabileceği şeyleri düşündüm.
Hazırlanmaya başladım bu arada. Acele değil ama kararlı. Kapı çaldığında içimde bir şey yerini buldu. Düştüm arkasına Melahat’ın… Soru sormadan, bilmeden… Hayatımda ilk defa, “Yolun sonu nereye?” demeden attığım bir adımdı bu. O adımla hayat, beklediğim yerden değil bambaşka bir yerden başladı.



