Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Topraktan Yaratılan Bir Ordu:Terra Cotta Askerleri

1974 yılının yazı Xian’da çok kurak geçiyordu. Köy halkı mahsulün az olacağından endişeliydi. Bir grup çiftçi yeni su kuyuları bulmak amacıyla kazılara başladı. Kazı bölgelerinden birinde kazmalar alışılmadık taşlara, kayalara çarptı. Şekil verilmiş insan yüzlerini görenler şaşkınlık içinde birbirine bakıyordu. Kazdıkça  ayaklar, kollar, zırh giymiş beden parçaları  çıkıyordu. Toprağa gömülü bir ordu 2200 yıl sonra gün yüzü görüyordu.

Bugün Terra Cotta Askerleri müzesi olarak gezdiğimiz bu keşif dünyanın 8. Harikası olarak tanımlanıyor. Hepsi gerçek boyutlarda binlerce asker, at, silahtan oluşan bu sessiz orduya bakarken ne düşüneceğini bilemiyor insan. Her biri “hadi” desen gümbür gümbür düşmanın üzerine yürüyecek kadar canlı, dinamik görünüyor.

Tek tek yüzlerine bakıyorum askerlerin, yakın çekimler yapıyorum. Çinli ile Japon’u, Koreli ile Uygur’u ayırmak zorken bunların her birinin saçları, topuzları, duruşları, simaları hatta bakışları bile başka başka.  Kılık kıyafetlerine, taşıdıkları armalara, silahlara bakılacak olursa, mevkileri, ünvanları, rütbeleri de başka. Kimi nispeten zayıf hafif kamburu çıkmış gibi dururken kimi genç ve dik duruşlu. Kimi bezgin, mutsuz ve umutsuz bakarken kiminin gözlerinden ateş çıkıyor.  

Tünel tünel açılan yarıklarda sıra sıra dizilmiş bekliyorlar. Düşünsenize 2200 yıl toprağın altında beklediler şimdi de üstünde bekliyorlar. Beklemek; ne uzun bir kelime. Edilgen, pasif görünen ve modern zamanlarda tu kaka edilen bir eylem beklemek. Evet eylem diyorum çünkü beklerken de eylersin. Bek-lemek, pek-lemek’ten gelir. Sağlam, sıkı, mukavemetli anlamında pek. Hani “pek çok”taki, “pekiyi”deki pek; “karnı tok, sırtı pek”teki pek. Bekleyen öyle boş boş duruyor görünse de görünmeyen tarafta sağlamlaşıyor, çoğalıyor, kavileşiyor. Kendini pekliyordur.

Bu pişmiş topraktan (Terra Cotta bu demek) ordu bunca zaman kendi kendini bekledi, hikâyelerini bize anlatmayı, görünmeyi, duyulmayı bekledi.

Yaygın anlatıya göre; bu ordu Çin İmparatorluğu’nun ilk imparatoru; ölüm korkusu, kontrol takıntısı ve zalimliği ile bilinen Qin Shi Huang tarafından kendisini ölümden sonra korusunlar diye inşa edildi. Önce ölümsüzlük iksirini bulsunlar diye, simyacıları, kimyacıları, sihirbaz, büyücü kim varsa seferber etti imparator. Görevi yerine getiremezlerse kelleleri gidecek olan bu alim tayfa  “Hünkârım Civa diye bir madde var; ki kendisi oda koşullarında sıvı halde olan tek metal, bu size ölümsüzlük bahşedecek,” dediler. Ve her gün azar azar ölümsüzlük iksiri diye civa içen imparator zamanla güçten düştü. Sağlığı gün gün bozulunca ölümü kabul edip bu sefer ölüm sonrasına hazırlık yapmaya başladı. Öteki dünyada kendini koruyacak bir ordu yapma fikri böyle gelişti. Civanın marifeti mi, ecel mi bilinmez elli yaşında öldü. Alimler ölümsüzlüğün ancak ölerek elde edilebileceğini bildikleri için mi imparatoru böyle azar azar zehirlediler ve onu arzusuna kavuşturdular acaba?

Yaygın anlatı dedim çünkü Terra Cotta gizemi hâlâ tam olarak çözülebilmiş değil. Arkeolojik kazılar ve ileri teknoloji araştırmalar ile bulunan her yeni şey geçmişi değiştiriyor. Tarihi yeniden yazdırıyor.  Sima Qian tarafından İmparator Qin Shi’den yüz yıl sonra yazılan “Tarih Kayıtları” adlı kitap antik Çin’e dair en eski kaynaklardan biri. Kitap öyle destansı ki anlatılanlar gerçek olaylar mı yoksa efsaneleştirilerek güç devşirilmiş epik bir anlatı mı belli değil. Kitapta Qin Shi Huang’dan, anıt mezarından, mezarın âdeta bir kale gibi yapıldığından, kimse girmesin diye mühürlendiğinden bahsediliyor. Efsaneye göre; mezar civa nehirleri ve okyanusla çevrelenmiş, üzeri yıldızları temsilen incilerle süslenmiş bir tavan ile örtülmüş. Mezarın yukarısı cennetin tezahürü, aşağısı Qin Shi’nin yeryüzündeki egemenliğinin kusursuz bir haritası gibiymiş. Nehirler, Çin’in en önemli ve en büyük iki nehrini simgeliyor. Biri Asya’nın en uzun, dünyanın ise üçüncü en uzun nehri olan Yangtze Nehri ve ikincisi Çin medeniyetinin doğduğu yer olarak kabul edilen Sarı Nehir (Huang Ho). Okyanus ise Çin’nin Pasifik boyunca uzanan sınırlarını simgeliyor. Kitapta bu anıt mezarın yeri tarif edilmezken içeri girmeye cüret edecek olanları tuzağa düşürüp aniden öldürecek gerilmiş yaylar, uçları sivriltilmiş oklar, atılmaya hazır mızraklar olduğu anlatılıyor. Bu anıt mezar aslında mezarın çok ötesinde bir Yeraltı Krallığı şeklinde tasvir ediliyor.  Ve bu krallığın tam kalbinde uçsuz bucaksız saraylar, hayal sınırlarını aşan hazineler, altın ile yeşim taşıyla ışıldayan odalar yer alıyor. Bunlar Sima’nın antik tarih kitabında anlattığı, sanki masalmış gibi dinlediğimiz tasvirler. Peki bunların ne kadarı masal ne kadarı gerçek? İşte bu şüphe hem bilim insanlarını hem de bizim gibi gerçek ile efsane arasındaki o sisli coğrafyada gezinmeyi sevenleri heyecanlandırıyor.

İlginç bir şekilde hem Sima’nın yazdığı kitapta hem de diğer antik Çin tarih kitaplarında devasa Terra Cotta ordusundan hiç bahsedilmiyor. Terra Cotta’nın keşfinden sonra kazılar, arkeolojik çalışmalar sadece arkeologlar tarafından değil adli tıpçılar, veri analistleri, mühendisler, kimyagerler, biyologlar, tarihçiler gibi koca bir ekiple yürütülürken pişmiş topraktan yapılma ordunun bulunduğu yerin yaklaşık 1,5 km ötesinde bir höyük dikkatleri çekiyor. Dronlarla yapılan yeraltı incelemeleri, radar çalışmaları ve topraktan alınan örneklerde yapılan kimyasal ölçümler sonucu bilin bakalım ne bulunuyor?

Civa!

Topraktaki civa oranı sadece yüksek değil ölçülebilir limitlerin çok üstünde. Normal oranın neredeyse 100 katı konsantrasyonda civa tespit ediliyor. Sima Qian’nın Tarih Kayıtları adlı kitabının ilk doğrulaması bu şekilde yapılıyor. Gelişmiş radar sistemleri ile yeraltına gönderdikleri sinyallerin geri dönenlerini analiz ediyorlar, 3D görüntüleme teknolojisi kullanarak alanın çözünürlüğü yüksek yeni görselleri oluşturuluyor. Tarama yöntemiyle baktıklarında höyüğün altında tüneller, koridorlar, salonlar, odalar gibi boşlukların olduğu bulunuyor. Bazı yerlerde sinyallerin anlaşılmaz şekilde dalgalanıyor olması civa nehirleri efsanesini akıllara getiriyor. Bazı odaların yerleşim düzenleri ile takımyıldızlarının gökyüzündeki dizilimi büyük oranda örtüşüyor.

Yaklaşık 60 kilometrekareye yayılmış Terra Cotta askerlerinin bulunduğu alan ve Qin Shi’nin mezarının bulunduğu bu komplekste yapılan her araştırma cevaplar bulmaktan çok yeni sorular soruyor. Neden? Nasıl?

Acaba efsane sanılan anlatılar gerçek mi? Civa nehirleri mezarın etrafında ölümcül bir hendek görevi mi görüyor? Gerilmiş yaylar davetsiz misafirleri mi bekliyor? Bu kadar yüksek güvenlikli bir mezar yaptırarak İmparator neyi korumaya çalışıyordu? Mühendislikte, alet ekipman yapmakta tahmin edebileceğimizden çok ilerde oldukları anlaşılan, farklı oranlarda bakır-kalay bileşimleriyle farklı teknik özelliklerde bronz yapabilen bu zihin yapısı ölüm sonrasını nasıl tahayyül ediyordu?

Höyüğün kazısı sırasında ana mezarın etrafında gömülü gerçek insan kemikleri bulundu.  Bulgulardan, birçoğunun diri diri gömüldüğü, kimilerine işkence edildiği, kollarının bacaklarının kesilerek, ölümcül kafa travmaları alarak ölüme terk edildiği anlaşılıyor. Yine tarih kitabına referans verirsek bu anıt mezarın yapımında 700.000 işçi kullanılmış. Cesetleri bulunanların bir kısmının mezar inşasında çalışan, tuzakları bilen ve bildiğini kimseye söylememesi gereken işçiler olduğu düşünülüyor. Hatta bazı kazılarda inci taneleri, zengin ve soylulara ait olduğu düşünülen mücevher parçaları, 18-20 yaş aralığında kadın iskeleti parçaları da bulundu. Bu da İmparator Qin Shi Huang öldüğünde cariyelerinin de beraberinde anıt mezarın çevresine diri diri gömülmüş olabileceğini düşündürüyor.

Höyüğün etrafında kazılar, araştırmalar hâlen devam etse de anıt mezarın açılması şu an için devlet tarafından kesinlikle yasak. Bunun çeşitli sebepleri var. Hem tarihi kaynaklar hem şu ana kadar yapılan arkeolojik ve bilimsel bulgular gösteriyor ki 2200 yıl önce mühürlenmiş bir yapının mührünü kırmak çok büyük riskler taşıyor. Eğer sözü edilen civa nehirleri gerçekse ki topraktaki civa konsantrasyonu bu ihtimali güçlendiriyor, mezarın açılması civanın atmosfere yayılmasına ve o bölgedeki insanlara ciddi zararlar vermesine sebep olabilir.  Mezar, âdeta kendi iklimini oluşturmuş ve binlerce yıldır bunu koruyan bir laboratuvar gibi. Civa buharıyla ortamdaki oksijen tamamen sıfırlanmış, sıcaklık ve basınç kusursuz bir dengede öylece asılı kalmış olabilir. Kimya dilinde denge muazzam bir tanımdır. Reaksiyonun ileri doğru olan hızı ile geri doğru olan hızının eşitlendiği o kırılgan hâl. Birbirine zıt iki yöne gitmede aynı iştiyakla bekleyen bir sistem. Bu aşamada ortam şartlarında oluşacak en ufak bir değişiklik dengeyi ya ileri yönlü ya da geri yönlü olacak şekilde bozar. Dengeli bir yaşam, dengeli bir ilişki, dengede olmak falan derken nasıl zor bir şeyden bahsettiğimizin farkına varmak gerek. Gerçek hayatta her mikro sistemde her an denge bozulur ve yeniden oluşur. Makro boyutta denge ise bu yıkılıp yıkılıp yeniden inşa edilen hâlin ta kendisidir. Durağanlık değil ileri ve geri reaksiyonların sürekli devam etmesi. Yaşamın dinamiği bu mikro dengesizliklerin oluşturduğu makro dengeden beslenir.

Qin Shi’nin mezarına tekrar dönecek olursak, mühürlenmiş mezarı denge şartları sağlanmış bir laboratuvar gibi düşünebiliriz. Bu laboratuvara oksijen girmesi,  sıcaklık ve basıncının küçücük de olsa dalgalanması içeride bulmayı umduğumuz her şeyi aniden darmadağın edebilir. İnciler, ipekler, ahşaplar, boyalı yüzeyler. Nitekim Terra Cotta askerleri ilk bulunduklarında yüzeyleri parlak yeşil, sarı ve kırmızı renklerle göz alıcı bir şekilde boyalıymış. Hava ile temas eder etmez birkaç dakika içinde boyaları dökülmüş. Dolayısıyla içerde her ne gizleniyorsa, korunuyorsa, saklanıyorsa kapağını açmak o şeyi sonsuza kadar işlevsiz, anlamsız hâle getirebilir. Bir diğer sebep Qin Shi Huang, zalimliği, yıkıcı otoriter yönetim şekliyle bilinen bir imparator. Mezarından çıkacaklar Çin tarih anlatısını, şu an benimsedikleri gelecek tasavvurunu temelinden sarsabilir.

Şu ana kadar bulunanlar yeteri kadar spekülasyonlara sebep oldu. Örneğin her bir askerin tamamen farklı görünüşte olması, hayali kişilerinin heykellerinin yapılmadığını, aslında var olan kişilerin tasviri olabileceğini düşündürüyor. Çünkü ancak “Yaratıcı” bu kadar çeşitlilikte yaratımda bulunabilir. Bir diğer teze göre aslında parça başı olarak kulaklar, burunlar, saç ve topuzlar yapıldı  ve her biri farklı kombinasyonlarda seri üretim şeklinde birleştirilerek bunca çeşitlilik elde edildi. 8000 asker için bu kombinasyonları çalıştırmak günümüz teknolojisinde bile çok zor. Gerçi günümüz teknolojisi dediğimiz şey ne ki? Sanki gelişme zamanla doğru orantılı olarak artan bir şey mi? Sanki şu an geçmişin en iyi versiyonunda mıyız? Pek sanmıyorum. Bir diğer tez; bunca kusursuz inşa, bakışından duruşuna kadar bu kadar gerçekçi ve birbirinden farklı insan tipleri ancak gerçek insanların doğaüstü güçlerle aniden taş kesilmesiyle oluşabilir. Tam bu noktada aklıma deli deli şeyler geliyor; bu kaçık Qin Shi Huang ki kendisinin ne kadar kaçık olduğunu bir başka yazıda anlatacağım, haşa Allah’a öykünüp ben de topraktan insan yaratacağım mı dedi ya da “Yaratıcı” ölümsüzlükle bu kadar kafayı bozan, zalimlikte haddi aşan imparatorun övündüğü ordusunu helak edip, pişmiş topraktan askerlere mi çevirdi  yoksa? Tövbe tövbe…

Bazı kalıntılar bu topraktan askerlerin bir istilaya uğradığını, geniş bir düşman ordusu tarafından sistemli bir şekilde ortadan kaldırılmak üzere ateşe verildiğini, darp edildiğini de gösteriyor.

Anlayacağınız topraktan yaratılana rahat yüzü yok; yeryüzünde de yeraltında da…

Yukarıdaysan yakarlar, kırarlar, dökerler, saçarlar. Her bir parçan senin asla tek parça olarak ulaşamayacağın uzaklara varır. Binlerce yıl bile geçse seni oradan çekip çıkaran, parçalarını tek tek bulup onaran biri bulunur. Tamam, rengini kaybetmişsindir belki ama yeşilin, sarının, kırmızının anısı sinmiştir bir kere toprağına. Onca renkler üzerindeyken  gösteremediklerini, onca harfi cem edip söyleyemediklerini, pişmiş topraktan solgun sessizliğinle haykırırsın:

Her şey daha yeni başlıyor!

Gömüldük diye öldük mü sandınız?

Zalim bir imparatora yenildik mi sandınız?

Topraktanız diye ateşe boyun eğeriz mi sandınız?

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Dilek Altay
Dilek Altay
İlk şiirini ilkokul öğretmenine yazdığından beri ara vermeden yazmaya devam ediyor. Kimya Mühendisliği okudu. İstanbul’u, kimyayı ve yazmayı aşkla seviyor. Birinci vazifemizin bu olağanüstü kâinata şahitlik etmek olduğuna inanıyor. Yazılarını da bu şahitliğe şahitlik etsinler diye yazıyor.

POPÜLER YAZILAR