Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Tütsülenmiş Toprak Altında

Dağların ardından güneş usul usul doğarken Takeru uyandı. Sol kolu lime lime kesikti, bacağında da derin yaralar vardı. Köklü ağacın yanına sinmiş, arkadaşlarının ona ulaşmasını bekliyordu. Savaşın izleri, etrafındaki bütün yeşilleri kırmızıya boyamıştı. Diğer koluna ağırlık vererek ağaç köklerine tutunmaya gayret etti. Atının cansız bedeni ve dağılmış organları son umudunu da söndürdü. Yere sürtünen bir ses duydu. Dikkat kesildi, elini kılıcının üzerine koydu. Bu yaman Dewa’da ölümden başka bir şeyin kol gezmeyeceğini bilirdi. Ancak bir aptal bu dağlarda yaşardı. Nefesini tuttu. Gözlerini kapatıp doğaya kendisini bıraktı.

“Buralarda bir yerde olacaktı. Heh işte bu!”

Eita durdu. Etrafta pis bir koku ve kızıllık vardı. Kralın adamlarının dağılmış cesetlerine donuk gözlerle baktı.

“Birbirlerine kıymışlar…”

Takeru şaşırdı. Dün gece verilen idam kararında karşı köye gittiğinden emindi.

Eita kıpırdayan dalları görünce elinde sopasıyla yürümeye başladı. Yan yatmış atı görünce bir savaşçının orada olma olasılığını düşünerek durdu.

“Ben Eita. Haguro Dağı’nın ebedi koruyucusu.”

Takeru sesini çıkartmasa da canı fazlasıyla yanıyordu. Eita onu görür görmez hemen üzerindeki turuncu şalı çıkarttı. Bir keşişe göre fazla gençti. Cılız kollarında damarlar belirgindi. Erkekten çok bir kadına benziyordu. Sol koluna hızlıca turnike uyguladı. Çapraz taktığı küçük çıkınından renkli bir sıvı çıkarttı. Takeru’nun boynunu tuttu, “İç,” dedi.

Takeru siyah gözlerden kendini alamadan söylediğini yerine getirdi.

“Bu seni kendine getirir.” Bacağı kolundan daha iyi durumdaydı. Elini bacağının üzerinde gezdirerek vücudundaki yaralara göz attı. Çantasından çıkardığı beyaz çiçekli küçük bitkiyi önce emdi, sonra yaraya bastırdı.

“Ah!”

“Biraz yakar. Ama iyi olacaksın.”

İçtiği renkli sıvının geri kalanına da bacağına döktü. Vücuduna doladığı turuncu kumaşın bir parçasıyla da bacağını sardı. Takeru kendini iyi hissediyordu. Bu yabancı keşiş onu tekrardan hayata döndürmüştü.

“Sizin için ne yapabilirim? Canımı bana bağışladınız.”

“Başkalarının canını almayarak bana iyilik edersin. Ruh önemlidir.”

“Kralım canımı isterse seve seve veririm. Bu senin anlayabileceğin bir şey değil.”

“Ruh sonsuza kadar yaşar. Onun ölümüne ancak aptallar inanır.”

Takeru kaşlarını çattı. Ne dediği anlaşılmayan bu keşişe cevap vermedi.

“Bana içirdiğin şey ne?”

“Yaşamın özü,” dedi gülümseyerek. Eita doğruldu.

“Buraya Reishi’yi bulmaya geldim ama tanrılar seni bulmamı sağladı.”

“Bak keşiş. Beni kurtardın teşekkür ederim ama…”

Kılıcını çamurlu toprağa sapladı. Eita bir iki adım uzaklaştı.

“Sadece mantar aramak için çıkmıştım. Sonrasında manastırıma geri döneceğim.”

“Güzel.”

Takeru doğrulmaya çalıştı, Eita ellerini uzattı. Nasırlı avuç içleriyle keşişe tutundu. Takeru ağırlığını bacağına verince derin bir nefes aldı.

“Senin söylediğin şey… Birbirlerine kıymışlar dedin.”

“Evet.”

“Kralın kendi adamlarını öldüreceğini mi düşünüyorsun? Yıllardır ona hizmet ederim.”

“Kiminin doğrusu kiminin yanlışıdır genç savaşçı.”

“…”

Yavaş adımlarla sık ormanlıkta yürümeye başladılar. Güneş bütün ormanı aydınlatıyordu. Takeru kaçarken peşinden gelen askerleri arkasında bırakmıştı. Gecenin karanlığında baskına gittikleri köyde gerçekten kimleri öldürdüğünü bilmiyordu. Kafası kopmuş bir samurayın kılıcına işli motifte, kralın soyunu temsil eden yeşil ejder sembolünü görünce keşişin koluna sıkı sıkı tutundu.

“Kral nicedir kendi soyunu katleder bilmez misin? Savaşçıların gözlerini kör etmiş sadakatleri.”

“Neden?”

“Derler ki hiç yaşlanmayan kardeşini öldürmek için.”

“Bu hikâyeyi daha önce de duymuştum.”

“Evvel zaman önce kral Akito’nun bir kardeşi varmış. Yıllar geçse de genç kalıp giderek daha da güzelleşmiş. Bunu gören kral kardeşini sürgüne yollamış. Ama söylentiler bitmemiş. Herkese öyle iyilikler yapmış ki kral küplere binmiş. Hastalıklara şifa bulmuş.” Etrafı kolaçan eden keşiş fısıltıyla, “Ölüme bile çare bulmuş,” diye ekledi.

“Ölümün çaresi yok ki. Ölürsün.”

Keşiş gülümsedi. Toprak yol önlerinde akıp gidiyordu. İleriden gelen su sesi âdeta kandaki damarlar gibi akıyordu. Tiz bir şahin sesi duyuldu. Takeru gelen sesi tanıyordu. Ichiro’nun haberci şahiniydi. Başından kuyruğuna kadar kızıl bir çizgiyle kaplı şahin, yosunlu kayanın üstüne tünedi. Takeru kuşa doğru uzanıp ayağındaki küçük kâğıdı aldı.

“Kardeşim bunu okuyorsan ben çoktan ölmüşümdür. Kral onu… bulmak… geri gel…

            Sakura kördüğümü

             Düğümlenmiş köprücüğüne

             Yıldız gibi parlak sıvıdan

             Tütsülenmiş koyu toprak altında

             Üçün üçü”

Takeru kâğıda bakakaldı. Yazılan yazıdan hiçbir anlam çıkaramadı. Keşiş şahinin başını okşuyordu. Isıran bir kuş olmasına rağmen öylece boynunu uzatmış, sevdiriyordu kendini.

“Önemli bir mesele mi var evlat?”

“Evet.”

“Savaşın hezimetini bütün doğa öder. Ruh doğayı yutar ve sen yeniden doğarsın tütsülenmiş toprak altında.”

Takeru kılıcın kabzasını tutsa da gözlerinin önünde rengârenk pırıltılar gördü. Bir adım attı, sendeledi. Keşişin üzerinde haleyi andıran yıldızlar görüyordu. Gözleri karardı, yere düştü.

                                                     ***

Takeru gözünü açtığında ahşap bir parçaya ağzı, elleri ve ayakları çıplak vaziyette bağlanmıştı. Göğsü göbek deliğine kadar ince bir çizgiyle kesilmişti. Hareket etmeyi denese de nafile… Sakura çiçek desenli kapı sonuna kadar açıldı. Bütün savaş arkadaşları elleri bağlı önünde sıralandı. Aylardır öldüğüne inandığı adamların aslında kaçırıldığını görünce sinirlendi. Savaşçılar zayıflamış ve gözlerindeki ateş sönmüştü. Çember şeklinde Takeru’nun etrafına dizildiler. Başları öne eğik öylece duruyorlardı. Yüzleri örtülü beyaz kişiler kapıdan içeri girdiler. Ellerinde parlak sarı bir sıvıyı birer birer eski savaşçılara içirdiler. Takeru dehşete düştü.

Yıldız gibi parlak sıvıdan… Sabah onu ölümden kurtaran keşiş içeri girdi. İpekten siyah bir şal giymişti fakat omzunun üstündeki sakurayı örtmemişti. Çıplak ayaklarıyla oluşturulan çemberin tam ortasında durmuş, Takeru’ya bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Savaşçının ağzındaki bezi çıkarttı.

“Adamlarıma ne yaptın?”

“Ölümsüzlüğe hazırladım. Sadece çeşitli bitkiler, kökler yedirerek onları bedenlerinden uzaklaştırdım. Sevgili abimin sırf benim için bunca adamını parçalamasındansa ben onları sonsuzluğa uğurlamayı seçtim sevgili savaşçım.”

“Demek sen…”

“Evet ben Kyoshi. Shingon’un yegâne temsilcisi.”

Takeru’nun boynu öne düştü. Dişlerini öyle bir sıktı ki ağzından kan damladı. Saçlarından akan ter kanına karıştı. Ölümüne bağlı olduğu kralının, kardeşi uğruna askerlerini ölüme sürüklemesi bütün inancını yıkmıştı. Yumruklarından kan damlıyordu. Gözünü keşişe dikti. Sözcükler boğazında kora dönüşüyordu. Fısıltıyla, “Onlara içirdiğin neydi?” diye sordu.

“Ölüm uykusu için içmeleri gerekiyor. Ben de onlar gibi tütsüleneceğim, mumyalanacağım ve sonsuz yolculuğumuza çıkacağız.”

“Yaşamama öylece izin mi vereceksin?”

Keşiş gülümseyerek ona baktı. Yara izinde elini gezdirdi. Ter damlalarına aldırmadan Takeru’nun alnına öpücük kondurdu. Odadan çıktı. Genç savaşçının çığlığı bütün manastırı sarstı. Sadakatin zehri kanını donduruyordu. Karnındaki ince yaranın sızlamasına aldırmadan bez parçalarına abandı. Kayış gibi gerilen etlerinden, kaslarından ince sesler geliyordu. Son bir haykırışla bağlarından kurtuldu. Yüz üstü yere düştü. Kanını soludu, ellerini yumruk yaptı. Başını kaldırdı, kılıcındaki yeşil ejder motifine tükürdü. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Bütün zihni, kalbi boşaldı.

“Son kez ama bu kez dostlarım için.”

Takeru manastırdaki bütün keşişleri kılıçtan geçirdi. Kyoshi’nin kafasını çantasına koydu. Tapınağı ateşe verdi. Görünmezlik yemini etmiş gibi düşmanları dışında onu gören kimse yoktu. Derler ki gözlerindeki ateş sönmüştü. Bir sabahın ayazında sarayın üstüne kanlı ay gibi çöktü. Eski dostları da akıl hocaları da birer birer kılıcının tadına baktı. Öldürdüğü her bir askerin kalbini yere çaldı. Yaprak gibi düşen miğferler, parçalanan kalkan sesleri doldurmuş göğü; öyle ki yıldızlar yere dökülmüş. Akito yatağında hiç kıpırdamadan yatarken, ahşap kapı şiddetle açıldı. Başını çevirdiğinde Takeru’nun ruhsuz gözleri karşısında dondu. Samuray çantasından Kyoshi’nin başını çıkartıp önüne attı. Kesik boynun içine dolanan saçlar savruldu, sonuna kadar açılmış gözler Akito ile buluştu.

“Krala tüm Shang’tan daha değerli hediye.”

Korkudan dili tutulan kral bir kesik başa, bir Takeru’ya bakıyordu. Eli biraz ilerideki kılıcına uzandığında çığlığı boğazında kaldı. Aynı hızda kolu koptu. Kan bütün odayı kırmızıya boyadı. Takeru en güçlü samurayıydı. Onu kendi elleriyle büyütmüştü. Acısını içine gömdü. Samuray yerlere kadar eğilirken aynı hızda Akito’nun kafasını kesti.

Arkasında bıraktığı viran sarayın taşları kana doydu, tanıdı ama onun adını unutmadı. Kralın bedeni korkuyla çürüdü. Shang Hanedanlığı iki kardeşin kanı altında yitip gitti.

Derler ki o geceden sonra sakura ağaçları erken açtı. Çiçekler beyaz değil, soluk kırmızıydı.

Takeru hâlâ yaşıyor mu, yoksa inandığı her şeyle birlikte çoktan toprağın altına mı gömüldü?

 Kimse bilmiyor…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Büşra Ayülkü
Büşra Ayülkü
1994, İsviçre/Zofingen doğumlu. Sanat Tarihçi, şair. Son bir yıldır, kendisini yeni yetme yazar olarak tanıtıyor. “Hüzün Boncukları” adında şiir kitabı var. “Gaf Ola Beri Gele”, “İs” kolektif kitaplarında öyküleri yayımlandı. Çeşitli dergilerde şiir, deneme ve öykülerim yayımlandı. İş hayatı, okul ve özel hayatında tutunamayanların başında geldiğini iddia ediyor :)

POPÜLER YAZILAR