Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı, sadece bir edebi eser değil, aynı zamanda modern Türk kadınının ruhsal haritasını çıkaran zamansız bir ayna gibidir. Edebiyatımızda kadın varoluşunu çıplak bir ironiyle, sert bir gerçeklikle ve zaman zaman groteske yaklaşan bir mizahla anlatan ender eserlerden biridir. Tante Rosa’nın hikâyesi yalnızca bireysel bir kadının trajikomik yaşam öyküsü değil, aynı zamanda kadınlığın toplumsal normlarla kuşatılmış hâllerinin panoramasıdır. Kendine biçilen kimliğe, dayatmacı kültüre, şiddetin karşısında duruşuyla dikkat çeken trajikomik bir hikâyedir onunki. Sadece romanda başından geçenlerle değil aynı zamanda bir roman kahramanı olarak da kuşatılmış ve dışlanmıştır. Türkiye’de yaşamayan bir roman kahramanı olarak eleştirilmiş, ötekileştirilmiştir. Yabancı bir karakter görülmüştür. Hepsinden öte Tante Rosa Alman olduğu için değil, özgürlüğünü sahiplenen bir kadın olduğu için “yabancı” olarak etiketlenmiştir.
Tante Rosa yayımlandığında bazı eleştirmenler, başkarakterin “yabancı” oluşunu, yani Rosa’nın Alman kimliğini öne çıkararak eseri ve yazarını Türk kadınının sorunlarından kopuk görmekle suçlamışlardır. Oysa bu anlayış tam olarak, Rosa’nın yaşadığı uyumsuzlukların,itirazların ve toplumsal cinsiyet kalıplarına sığamayışının, Türkiye’deki kadınların deneyimlerinden farksız olmadığını göz ardı etmiştir. Kitabın yayımlandığı dönemde “yerli olmamakla” eleştirilmesi, yalnızca edebi bir yargıdan ziyade, temsil ettiği modern kadın figürüne karşı duyulan toplumsal bir kaygının dışavurumu olarak değerlendirilmelidir. Sevgi Soysal’ın kendi otobiyografik izlerini metne nasıl işlediği ve bu sayede kişisel bir hikâyeyi evrensel bir kadınlık eleştirisine dönüştürdüğü ortaya konulmaktadır. Sevgi Soysal’ın bilinçli olarak yabancı bir karakter üzerinden anlattığı hikâye, aslında kadınlığın evrensel baskı mekanizmalarına işaret eder; böylece Türkiye’deki kadınların özgürleşme mücadelesini de evrensel bir bağlama yerleştirir.
1968 yılında yayımlanan bu roman, ana karakteri Rosa aracılığıyla, bireysel özgürlüğünü ve kimliğini geleneksel toplumsal normların üstünde tutan bir kadının portresini sunar. Rosa’nın hikayesi, aradan geçen onca yıla rağmen, günümüz Türkiye’sindeki birçok kadının deneyimleriyle şaşırtıcı derecede örtüşür. Bu benzerlik, toplumsal yapıdaki bazı değişimlere rağmen, kadınların birey olma ve özgürlük arayışı mücadelesinin temelinde yatan evrensel ve kalıcı bir çatışmanın varlığını gösterir.
Tante Rosa, toplumsal beklentilerin ve rollerin dışında hareket eden, “aykırı” ve hayatta hiçbir şeye tutunamayan bir karakterdir. Yaşamın kurallarına ve sınırlamalarına başkaldırmasına rağmen, “kadınlığına hapsolduğu için hep yenilen” bir portre çizer. Onun bu çelişkili doğası, eserin temel gerilimini oluşturur. Toplumsal normlara karşı içinden geldiği gibi yaşayan, çocuksu ruhlu bir kadın olarak tasvir edilse de, bu başkaldırısı onu sürekli başarısızlığa ve yalnızlığa sürükler. O her yenilgiden sonra tekrar ayağa kalkmasını bilen kadındır.
Rosa’nın karakterini tanımlayan en önemli sembollerden biri, “at cambazı” olma hayalidir. Çocuklukta birçok kez attan düşmesine rağmen at cambazı olma hayalinde inatla direten Rosa, özgür, sıra dışı ve kendince bir yaşam arzusunun metaforudur. Bununla birlikte bu hayalin, ailesinin özellikle babasının müdahalesiyle nasıl acımasızca ezildiği ve nihayetinde sirk hayvanlarının gübrelerini toplayıp satmak zorunda kalması, kadınların hayallerine yönelik toplumsal sınırlamaların güçlü bir eleştirisidir. Benzer şekilde, Rosa’nın birden fazla evlilik yapması ve ilişkiler yaşaması, onun mutluluk arayışını temsil ederken, bu arayışın onu tam bir “doyumsuzluk” içine sürüklemesi, toplumsal olarak kabul gören birlikteliklerin bile Rosa için bir kurtuluş yolu olmadığını gösterir.
Rosa, ataerkil sistemin dayattığı kadınlık rollerine hiçbir zaman tam olarak sığamaz. Ne “iyi eş” olur, ne “fedakâr anne”, ne de “uslu kız”. Onun bu taşkınlığı, günümüz Türkiye’sindeki kadınların hâlâ sürdürdüğü çetin mücadelelerin tarihsel bir yankısıdır. Çünkü bugün de kadınlardan beklenen; itaatkâr, uyumlu, ölçülü ve sessiz olmalarıdır. Rosa’nın çırpınışları, günümüzde sokakta, işyerinde, evde ya da sosyal medyada hâlâ karşılık bulmaktadır.
Tante Rosa’yı günümüz kadınlarıyla birleştiren en temel unsur, her iki tarafın da toplumsal rolleri sorgulaması ve reddetme cesaretidir. Rosa, evlilik ve annelik gibi geleneksel beklentilere meydan okuyarak, kendi hayatının yegane mimarı olmak ister. Bu duruş, günümüz kadınlarının kariyerlerini, kişisel gelişimlerini ve bireysel tutkularını evlilik veya aile hayatının önüne koyma tercihleriyle birebir paraleldir. Artık kadınlar için “iyi bir ev kızı” ya da “ideal bir anne” olmak tek bir varoluş nedeni değil, sayısız seçenekten yalnızca biridir. Tıpkı Rosa gibi, onlar da kendi hayatlarının öznesidirler ve bu öznellik, her iki dönemin Türkiye’sinde kadınlar için varoluşsal bir savaş anlamına gelir.
Bugünün Türkiye’sinde kadın, bir yandan Cumhuriyet’in başlattığı modernleşme sürecinin kazanımlarına tutunurken, öte yandan her gün biraz daha daralan toplumsal cinsiyet rolleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Eğitim, çalışma hayatı, siyaset, sanat ve akademide var olan kadınlar görünürlük mücadelesi verirken, aynı zamanda şiddetin, eşitsizliğin ve toplumsal baskının ağırlığını da taşımaktadır. Tante Rosa’nın hayatta başaramadığı “kendisi olarak var olma” arzusu, bugün Türkiye’deki pek çok kadının temel arayışı olmaya devam ediyor.
Tüm bu arayış ve mücadele, kaçınılmaz olarak yalnızlık ve yabancılaşma hissini de beraberinde getiriyor. Rosa, toplumun dayattığı kalıplara sığmadığı için sürekli bir yabancılaşma içindedir. Çevresi tarafından anlaşılmamış, hatta zaman zaman dışlanmıştır. Bu durum, günümüz modern kent yaşamında, kendi doğrularını seçen kadınların deneyimlerine de yansır. Geleneksel aile yapısı veya çevre baskısıyla çatışan kadınlar, tıpkı Rosa gibi, kendi yollarında yürümenin bedelini yalnızlık hissederek ödeyebilirler. Bir yandan özgürleşirken, bir yandan da toplumun “normalliği” dışında kalmanın getirdiği bir yalnızlıkla başa çıkmak zorunda kalırlar.
Rosa’nın hikâyesinde: Kadınlığın toplumsal kalıplarla örülmüş sınırları içinde “başarı” ya da “mutluluk” tanımı çoğu kez kadına ait değildir; ona biçilen roller üzerinden kurgulanır. Günümüz Türkiye’sinde kadın hâlâ “evlilik baskısı”, “annelik mecburiyeti”, “cinselliğin gizlenmesi” ve “kamusal alanda erkek egemenliği” gibi zincirlerle çevrilidir. Ne var ki Rosa’nın pes etmeyen, tökezledikçe yeniden ayağa kalkan, yaşamı ironiyle karşılayan tavrı, bugünün feminist hareketlerinde ve kadın dayanışma ağlarında güçlü bir şekilde sürmektedir.
Sevgi Soysal, Rosa aracılığıyla, kadının bireysel özgürleşme mücadelesini kolektif bir çığlığa dönüştürür. Bugün Türkiye’de kadınlar, sokak eylemlerinden, üniversite forumlarından sosyal medya dayanışmalarına kadar farklı mecralarda bu çığlığı çoğaltıyor. Rosa’nın yalnızlığı, bugün kadınların yan yana gelerek ördüğü dayanışmayla aşılmaya çalışılıyor.
Tante Rosa, yalnızca geçmişin değil bugünün de kitabıdır. Rosa’nın hikâyesi, kadınların “başaramamakla” damgalanmasına, kendi arzularını yaşamak istediklerinde “ayıplanmalarına” ve toplumsal kalıplara uymadıklarında dışlanmalarına dair hâlâ güncelliğini koruyan bir metindir. Günümüz Türkiye’sinde kadının yeri hâlâ pazarlık konusu yapılırken, Rosa’nın ironiyle örülü çığlığını Sevgi Soysal’ın kızı Funda Soysal bize şöyle hatırlatır: “O büyüleyiciliğin ardında; her kadının içinde yatan bir farklılaşma isteği peşinde çoğu kadının cesaret edemeyeceği kadar koşabilmesi, koşarken düştüğünde, çoğu kadında olmayan bir kendini sevme neşesiyle tekrar kalkabilmesi, yenilgi ve yanılgılarını çoğu kadın gibi başkalarının demesiyle değil, kendi iç sesiyle yargılayabilmesi yatar.”(S.Soyal,İletişim,2023)
Tante Rosa bir karakterden çok daha fazlasıdır. O, varoluşsal bir duruştur. Sevgi Soysal, bu karakterle, toplumun kadınlara biçtiği rollere karşı çıkan, kendi iç dünyasını ve özgürlüğünü her şeyin üstünde tutan bir kadının arketipini yaratmıştır. Günümüz Türkiye’sindeki kadınlar da tıpkı Tante Rosa gibi, modernlikle gelenek arasında, bireysellikle toplumsal baskı arasında bir denge kurmaya çalışıyorlar. Kimi zaman yorgun düşseler de, Rosa’nın mirası olan bu özgürlük arayışı, onları daha otantik ve daha güçlü bir varoluşa doğru itmeye devam ediyor. Tante Rosa’nın hikayesi, bu yüzden eskimeyen bir destandır; kadınların kendi hayatlarının romanını yazma cesaretini ve bitmeyen umudunu anlatır.
“Bir yeni papuç altı gibiydi Tante Rosa, Hiçbir yaşantısına basmamıştı.” (S.Soyal,İletişim,2023)



