Tarih boyunca toplum, bireylerden beklentilerini kadın ya da erkek olmalarına göre şekillendirmiştir. “Kadının görevi”, “Erkeğin sorumluluğu” gibi yazılı olmayan kurallar koyulmuştur. Erkek, kadının görevi olarak kabul edilen alanlarda destek olmak istediğinde, örneğin çocuğuyla ilgilendiğinde, ev işi yaptığında hemen “kılıbık” damgası yer. Çevresindeki insanlar tarafından alay konusu olur. Ama kadın, erkeğin görevi olarak kabul edilen alanlara girdiğinde, mesela ekonomik olarak güçlü olduğunda, yalnız yaşadığında ya da kendi işini kurduğunda “güçlü kadın”, “delikanlı kadın” gibi ifadelerle övülür. Yani toplum, erkeği sınırlarken kadını yüceltir gibi görünür ama aslında her iki cinsiyeti de kalıplara hapseder. Yani erkeğe yaptırmayan sistem, kadına geldiğinde bunu bir başarıya dönüştürür. Ancak bu nasıl bir çelişkidir ki, diğer taraftan da kadına anne, eş, ev kadını gibi rolleri de yüklemekten geri kalmaz bu sistem.
Toplumda uzun yıllar boyunca erkek çalışan, evini geçindiren, evin içinden çok dışarda var olan bir figür ya da birey olarak tanımlanırken, kadın ise, çocuk doğuran, evine ve eşine hizmet eden, evin dışından çok içinde kalan bir birey olarak konumlandırılmıştır. Ancak son yıllarda eğitimde eşitlik ve ekonomik zorunluluklar ve kadının içsel uyanışı ile birlikte bu roller dönüşmeye başladı. Kadın, artık sadece evin içinde değil. Bir yandan çalışıyor, evine maddi destekte bulunuyor, kendi ayakları üzerinde duruyor.
Sabah kalkıp eşini ve çocuklarını işe, okula uğurlayan; evinin düzeniyle ilgilenen kadın, şimdi aynı zamanda para da kazanıp, eşine destek olur hale geldi. Yani aslında görevlerine bir yenisi daha eklenmiş oldu. Ancak bu görev kadının bu kez, özgürlüğünü besleyen bir görev olarak ekonomik bağımsızlığını da kazanmasına sebep oldu. Toplumun yıllarca bastırdığı, özgüvensiz yetiştirdiği kadın, şimdi kazandığı parayla, ürettiği değerlerle kendine güvenmeye, ayağa kalkmaya, bağımsızlaşmaya başladı. Elbet bu durum kadında çok daha büyük aydınlanmaya sebep oldu.
Erkek çoğu zaman tek bir sorumluluğa odaklanırken, kadın artık birçok rolü aynı anda üstlenmeye başladı. Sadece destekleyen değil, çoğu zaman erkeğin yükünü de taşıyan bir figüre dönüştü.
Ama bu dönüşümü güzel tarafından görmek istersek kadın, bu çok yönlü sorumluluklarla birlikte kendi iç gücünü keşfetmeye başladı.
Kendine güvenmeye, ekonomik olarak bağımsızlaşmaya ve kendi kararlarını vermeye başladı. Ve bu içsel büyüme hâlâ devam ediyor, etmeye de devam edeceğine inancım sonsuz. Fakat her alanda var olan ya da olmak zorunda kalan kadın, bu kez erkeği çoğu zaman duygusal bir pencereden görmeye başladı. Çünkü geçmişte kadının “iyi bir hayat” sürebilmesi için yaşamının temel ihtiyaçlarını karşılayan doğru biriyle evlenmesi, evinin kadını olması gerekiyordu. Ve bu toplum tarafından kadına bahşedilmiş en iyi kariyer planıydı. Ama bugün kadın fark etti ki, bir erkeğin yapabildiklerinin çok daha fazlasını, kendi başına yapabiliyor.
Ve bunu yaparken de dimdik, tek başına ayakta kalabiliyor. İşte tam da bu noktada yalnızlaşmalar başlıyor. Çünkü artık kadın, birine muhtaç olduğu için değil, gerçekten istediği için bir ilişkide olmak istiyor. Ve bu da, eski sistemin taşıyamadığı bir dengeyi beraberinde getiriyor.
Kadın güçlendikçe, hayatını tek başına idame ettirmeye başladıkça yalnızlaşmaları da artmaya başladı. Muhtaç olduğu erkeğin, tercih olması hali ise toplumun alışkın olduğu düzene ters düşmeye başladı. Çok geç kalmadan toplum yalnız kadını hemen fark etmeye başladı. Ve bu yalnızlığa da çoğu zaman anlayışla değil de, yargıyla yaklaşmaya başladı. Aslında bu durum kadın tarafından çokta tuhaf değildi çünkü tarih boyunca kadın zaten hep yargılanan tarafta olmuştur. Yargılamalar; “Neden evlenmedin, yaşın geçiyor, başında erkek olması iyidir, sen seçici misin biraz, çocuk yapmayacak mısın, hayat yalnız sıkıcı değil mi,” gibi ve daha fazlasını ardından sürükleyen, alana saygısızlık silsilesi devam etmeye başladı. Buradaki niyet bir merak değil, açık ve net bir şekilde düzeltme arzusu taşıyor. “Sen eksik olanı tamamla ki, bizde seni kabul edelim!” Yani kadın, bu seferde yalnız olduğu için eksik görülmeye başladı. Halbuki yalnızlık bir eksiklik değil, seçimdir. Ancak kadın yalnız kaldığında, toplum bunu hemen bir başarısızlık hikayesine dönüştürmeye başladı. Çünkü kadın zaten başarısızlıkların temeli ve sebebi olarak vardı bu dünyada. Her zaman birine ait olmalıdır sistemde. Bir eşe, bir çocuğa, bir aileye, kısacası bir sisteme….
Ancak bizler artık biliyoruz ki, birine ait olmadan da tamamız. Kendimizle bir bütünüz. Bu yüzden de eksikliğini hissetmediğimiz duygularımızla “yalnız” olarak adlandırılıyoruz. Oysa ki nasıl da güzel kendimizle tam olabilme halimiz bir bilseler…….
Toplumun görmediği diğer detay ise; evlenmek ya da evlenmemek, anne olmak ya da olmamak da bir tercihtir. Yalnız olmayı seçen kadın, hayatı kendi iç sesiyle inşa eden kadındır. Ve belki de tam da bu yüzden en çok rahatsızlık uyandırandır. Çünkü sistem, kendi içinde bağımsızlaşan bireylerden korkar. Bunun içinde kadın bastırılarak kendi gücünü fark etmesi engellenmiştir. Ancak topluma kötü bir haberim var, artık bu düzenin değişme zamanı geldi, hatta değişim çoktan başladı. Hiçbir kadının tercihi, onun eksik ya da tamam olduğu anlamına gelmez. Kadın da bir bireydir. Yani en başta insandır. Eğer isterse yalnız olur, isterse evlenir. İsterse çocuk yapar, tercih etmezse yapmaz. En az bir erkek kadar özgürdür kadında. Ve unutma ki güzel kadın, seni baskılamaya çalışan insanlar, aslında senin gücünden en çok korkanlardır.



