‘Yuvayı dişi kuş yapar’ deyimi, kuşaklardan kuşaklara aktarılmış, yuvanın oluşumunun kadına bağlı olduğunu anlatan; bu arada kadına da olması ve toparlaması gereken en önemli, hatta yegâne yerin ne olduğunu kültürel kodlarla belirten bir deyimdir. Burada, kadın olmanın “yuva yapmak” gibi bir durumu başarıyla yerine getirdiğinde koşullu olarak bir var olmayı da ortaya koyması bakımından önemlidir. Şartlar kesindir, sarsılmazdır ve olunması gereken pozisyonun bir karar çerçevesinde belirlenmesi, kadının varoluşsal özüne ne kadar uyum sağladığı tartışma götüren bir olgudur.
Feminist varoluşçulardan Simone de Beauvoir, bu alanda 1949 yılında kaleme aldığı İkinci Cinsiyet (Le Deuxième Sexe) adlı eseri ile 20. yüzyıla kadının varoluş sorunu ile ilgili felsefi ve entelektüel açıdan büyük katkılar sağlamıştır. Eserinde, kadının çıkarlarının erkeğin çıkarlarına göre şekillendiği, dolayısıyla erkeğin ataerkil düzen içinde ‘mutlak’lığının tartışılmadığı; kadının bu sistemde “öteki” olmakla konumlandırılması en fazla dikkat çektiği olgu olmuştur. Literatüre kadın için “içkin”, erkek için ise “aşkın” kavramları da yazar tarafından kazandırılmış; o yıllarda bu yeni kavramlar sadece feminizme değil, aynı zamanda kadının varoluşsal meselesine de açıklık getirmesi açısından önemlidir. Erkek, aşkın varlığı ile her an yeni seçenekler, özgürlükler, kararlarında serbestlik ve alternatifler arasında dolaşma şansına ve özelliğine sahipken; kadın içkinliği ise pozisyonunun pasifliği, düzenin kefaretini ödemesi bakımından kurban rolünde olması ve yuvayı toparlamakla meşgul olmasını gerektiren bir durum olarak görülmektedir. İçkin olmak; süregelen döngüler, yinelenen hareketler, sadece sessiz bir emeğin içeride, yani evin içinde üretim sayılamadan gezinmesidir. ‘Erkeğe rağmen kadın’ formu, bu alışılagelen düzenin de bir sonucudur. “Mutlak” olana karşı ‘öteki’ olmak, ‘çok değerlilik’ ve ‘az değerlilik’ karşıtlığı ile evin içinde adeta didinen kadının uğraşısının aslında olması gereken bir şeymiş gibi görünmesi, sessiz bir kabullenişle toplumun tüm katmanları tarafından özümsenmiştir.
‘Kadın doğulmaz, kadın olunur’ ünlü deyişinin altında yatan okumanın aslında ne kadar çok şeye işaret ettiğine değinen yazar, evin içinde hapsedilmenin kadının olması gereken yerin özellikle erkek egemen sistemde belirlendiğini vurgular. Yazar, kadın ve erkek arasındaki bu farkların düzenin süreci, hatta sonucu olarak ele alındığında, özgürlük boyutunun da erkeğe has bir durummuş gibi ortaya konulduğuna değinmiştir. Kadının, ataerkil toplumlarda nasıl ikincil bir duruma indirildiğini, sadece erkek tarafından kadının varoluşunun kültürel düzlemde tanımlandığını belirtmiştir.
Kadının içkinlik durumunun sanki onun fıtrat hali gibi ele alındığı, başka bir seçenek yokmuşçasına kodlanmış bir sürü şeyin ona erkek tarafından adeta bahşedilmiş gibi verildiği anlaşılmaktadır. Cinsiyet ayrımının var olduğu ve kadının ‘insan’ boyutu içinde değerlendirilmeyip, geleneksel statüye büründürülerek; kadın kimliğinin sadece evin içinde görevleri yerine getirmek, doğurganlık ve anneliğin gözle görülen ve görülmeyen inanışlar ve yasalarla ortaya konulduğu görülmektedir. Hatta evin içindeki edilgenlik, çocukların yetiştirilmesinden sorumlu olmak, temizlik ve derleme toplama görevlerini yerine getirmenin bir kutsallık kavramına sıkıştırılmaya çalışılması da bazen çoğumuza bir kandırmaca olarak görülmektedir. Bu inanç, ‘annelik kutsaldır’ ya da ‘kadınlarımızın hakkı ödenmez’ türünden söylemlerle bu edilgen ve içkin pozisyonun kadınların durumunu hafifletmek amacı güdülmekle beraber, kuşaklara sistemin haklılığının inançlar ya da değerler üzerinden aktarılmaya çalışılması şeklinde ikincil bir çıkar olarak gözükmektedir.
Sonuç olarak, kendi var oluşunu kovalamak zorunda olan kadın; düzenin sessiz kabullenişlerini, erkeğe göre düzen oluşturmanın kaderselliğini gözden geçirdikçe, gelecek nesillerin cinsiyetçi ayrımcılığının yerine toplumun bir bireyi olarak değerlendirilmesine bizzat katkıda bulunacaklardır. Biçilmiş roller üzerinden değil, kendi potansiyellerini ortaya çıkaracak ya da kendilerini gerçekleştirecek durumları yaratmaları, öz değerliliklerine sağlıklı bir bakış açısıyla bakmaları da bu sayede mümkün olacaktır.



