Adım atmak, dışarıdan bakıldığında neredeyse sıradan bir harekettir. Ayağını yerden kaldırırsın, biraz ileriye doğru uzatırsın ve sonra tekrar zemine basarsın. Bu hareket bir saniye bile sürmez. Hatta anlatmak, adımı atmaktan daha çok vakit alır. Ama bazı hayatlarda bir adım, saniyelik bir hareket değildir. Bir karardır, bir yüzleşmedir, bazen de görünmeyen bir direniştir.
Dur: Bekleme Salonu
Durmak, yerinde saymak ya da hiçbir şey yapmamak. Gerçekten bir eylemsizlik hâli midir? Bedenen aynı yerde kalmak, bir adım atmamak, zihnimizin ve duygularımızın da aynı yerde kaldığını mı gösterir? Durmak, dışarıdan hareketsiz kalmak gibi görünür. Aslında muazzam bir içsel aşınmadır. Hapsedildiğin bir kafesten kurtulmaya çalışırsın, ayaklarına vurulan zinciri koparmaya çalışırsın, demir kapıları kırmaya çalışırsın… Ama hiçbir şey değişmez. Sen yaşayabilmek için kendini yiyip bitirirken, bedenin sadece orada duruyordur. Orası, hayatın bekleme salonudur. Aslında çoğu kadın için hayat, bir bekleme salonunda başlar. Küçük bir kız çocuğu iken konuşmak için sırasının gelmesini bekleme, biraz büyüyünce okulun bitmesini bekleme, babasının emekliliğini bekleme, evlenmeyi bekleme, çocukların büyümesini bekleme, iş bulmayı bekleme… Beklerken kadın hareketsiz bırakılır. Gerek toplumun gerek ailenin gerekse de iş dünyasının bilinçli bir şekilde yarattığı bu uyuşukluk hâli kadının üzerine yapıştırılır. İyi bir evlat, düşünceli bir eş, sabırlı bir anne olması beklenir. Sabahları demlenen çayın buğusunda, akşamları katlanan çamaşırların kokusunda, kendi olamadığı bir hayatın bekçisi olur kadınlar. Kadın o bekleme salonunun kapısını bile açamazken, hayat diğer odalarda akıp gider.
Eşik: Korkunun ve Cesaretin Düellosu
Bir an gelir. Ruhunun, o dar fanusa sığmadığı, göğüs kafesinin içindeki o kuşun kanatlarını çırpmaya başladığı, sesinin artık susmadığı, ayaklarının yerinde duramadığı bir an… ‘’Otur oturduğun yerde!’’, ‘’Başımıza iş çıkarma!’’ cümlelerini artık duymak istemediğin o an. Kulakların uğuldar, sesler boğuklaşır, ortamı sis kaplar, gözün hiçbir şeyi göremez, bağırmak istersin ama sesin çıkmaz… İşte o an. Bekleme salonundaki oksijen artık sana yetmez. Yaşamak için buradan çıkmak zorundasındır. Ciğerlerin açık havaya çıkıp derin bir nefes almak ister. Bırak koşmayı, yürümeyi bile unutmuş ayaklarının üzerinde zar zor durarak kapıya doğru gidersin. Tam kapıya geldiğinde, bir adım sonraki özgürlüğün kokusunu duyarsın. Ama arkandaki odaya dönüp bakarsan dışarıdan korkarsın. İşte burası, eşiktir.
Eşik; kutsal bir alandır. İkiliktir. Aynı anda iki yerdesindir. Olduğun sen ve olacağın sen. Seni geçmişten ayırır, gelecekle birleştirir. Ne aydınlıktır ne karanlık, hem aydınlıktır hem de karanlık. Eşik, sadece bir kapıdan çıkmak değildir; bir kimlik yıkımı ve yeniden inşasıdır. Annelerin “yapma”ları, babaların “başına bir iş gelir”leri, toplumun koro hâlinde “el âlem ne der” çığlığı… Korku, o eşikte bir sis gibi çöker üstüne. “Ya yalnız kalırsam? Ya başarısız olursam? Ya bu adım beni ait olduğum her yerden koparırsa?” Bu sorular, bu korku hâli seni sarar. Eşik bir boşluktur. Ama bu boşluğu dolduran sadece korku değildir. Korkunun var olabilmesi için cesaretin de orada olması gerekir. Tam o noktada dönüp içine bakarsın. Bir adım sonraki kendine… Bir kadının hayatındaki en büyük devrim, eşikte kendine şu soruyu sorduğu andır: “Başkalarının istediği ‘ben’ olarak ölmek mi, yoksa kendi keşfettiğim ‘ben’ olarak yaşamak mı?’’ Bu soruyu sorduğunda arkada bırakılanlar ve önüne çıkacak olanlar bir arada durur. Eşik, bir adımla hayatın değiştiği yerdir. Korkularına rağmen cesaret edebildiğin, dizlerin titrese de o adımı attığın yerdir. Bir adım ileride umut vardır.
İleri: Kendi Ritmini Bulmak
Eşiği geçtin. Ayakların dışarıdaki o sert taşlara değdi. Peki ya şimdi? Şimdi, gerçek özgürlüğün o baş döndürücü, biraz da ürkütücü bilinmezliği başlıyor. Burada sana ait bir gökyüzü var. Adımlarını yavaş ya da hızlı atabilirsin. Sakince yürüyebilir ya da hayatı yakalamaya çalışır gibi koşabilirsin. Yol senin. İlerlemek, sadece yol katetmek değildir; attığın her adımda kendi toprağını yaratmaktır. Patriyarkanın engebeli, zor, barikatlı yollarında bir kadın olarak ilerlemek, bir devrim yürüyüşüdür. Ayakların yere bastıkça, o güne kadar taşıdığın yükleri birer birer yol kenarına bırakırsın. Hafiflersin. Hafifledikçe hızlanırsın. Sen kendi yolunda gittikçe, yol oluşur. Sen bastıkça toprak, zemine iyice yerleşir. Sen adım attıkça gökyüzü nefes alır. Ve bir noktada fark edersin: Artık yürümek sadece bir hareket değildir. Bir iz bırakmaktır.
Tam da bu yüzden, attığın her adım yalnızca sana ait değildir. Bir yerlerde, başka bir kadının o eşikte durduğunu bilirsin. Onun da kalbi hızlı atıyordur, dizleri titriyordur. O kadın, tam da senin bir zamanlar durduğun yerde. Sen ilerledikçe o da adım atacak cesareti bulur, bilirsin.
Sen Neredesin?
Şimdi derin bir nefes al ve ayaklarının altına bak. Neredesin? O tozlu, oksijensiz, gürültülü bekleme salonunda nefes almaya mı çalışıyorsun? Yoksa o eşiğin tam üstünde, kalbinin vahşi çarpıntısını mı dinliyorsun? O çarpıntı, o heyecan, o titreyen dizler, kuruyan dudaklar senin en büyük gücün. Hepsi sana ait. Korkularını kucakla, kucağından cesareti doğur. Eşikteysen bil ki yalnız değilsin. Senin gibi yüzlerce kadın var. Hepsi hayatının bir yerinde, bir eşikte; birkaç saniye sonra o adımı atıp hayatını değiştirecek.
Sen ilerledikçe, attığın her cesur adım, arkandan gelen, o eşikte titreyen bir başka kadının kalbine sızacak. Çünkü bir kadının özgürleşmesi, tüm prangaların bir halkasının daha gevşemesi demektir.
Hayat, o eşiğin ardında. Yürü. Yol seninle güzelleşecek.



