Tarihin herhangi bir döneminde ya da en karanlık döneminde, bir devrin, bir milletin “her şey bitti” dediği yerde bir hikâye yazmak ve bunu unutulmaz bir imza ile süsleyip yeni bir çağ başlatmak.
Kayıtlara böyle geçmese de, hepimizin kalbinde böyledir aslında. Bir milletin yeniden doğuşu ve bitti denilen yerden yeniden başlaması hikâyenin. Tüm dünyanın önünde saygıyla durduğu bir zaferden, o zaferden bahsediyorum elbette. Adına türküler bestelenen, bugün çocuk dediğimiz delikanlılarımızın kahramanlık destanı yazdığı ve bir millet en fazla ne kadar kenetlenebilirse, o kadar kenetlendiği bir hikâye. Burada da bitmiyor elbette. Hani “kanının son damlasına kadar” deyimi, burada doğmuştur desek, bence abartmış olmayız.
İmkânsızlıklardan imkân yaratıp, “Şimdi ne yapacağız?” sorusuna, “Henüz bilmiyorum ama bir yolu var ve ben o yolu bulacağım,” diye güven aşılamak, yeni neslin tabiriyle; “nereden baksan kral hareket.”
Açlığın, yokluğun, sefaletin ve savaşın arasında, akıl almaz bir adanmışlıkla “Ben de buradayım,” diyerek yaş ve cinsiyet ayırt etmeksizin cepheye koşmak, tarihin başka hiçbir döneminde ve milletinde yoktur herhalde. Ve “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum,” sözlerine karşılık, bu emri onur saymak da, tarifi imkânsız bir itaat şekli olsa gerek. Belki de, birine inanmanın ve inanınca neler yapılabileceğinin en güzel örneği…
Konu “destan yazmak” olunca, bütün dünyaya ders veren Şu Çılgın Türkler’den bahsediyorum elbette. Küçücük bir bedenin, takriben kendisinden dört kat ağır bir mermiyi taşımasının gerçek dışı olduğunu düşünsek de, üzerinde yaşadığımız ve “vatan” dediğimiz bu toprakların gerçeği. Belki bunu yapabileceğini kendisi de hiç düşünmedi ama “uğrunda ölmek” deyimini öyle benimsemişti ki, denedi. Denemekle de kalmayıp başardı ve bir savaşın, bir milletin kaderini değiştiren efsanevi isimlerden biri hâline geldi. Giden hiç kimsenin geri dönmeyeceğini bilmesi ve buna rağmen hep dönecek gibi beklenmesi, Türk milletinin “Hiç kimse bizden, umudumuzu söküp alamaz,” deme şekliydi fikrimce.
Dönemin ve bugünün en büyük iki ülkesi ile savaştı gibi görünse de, sömürge birliklerini de dâhil ettiğimizde yaklaşık yedi-sekiz ülke ile tek başına mücadele etmiş ve bu savaştan galip çıkmış bir milletin, gerektiğinde dünyaya kafa tutmasının normal karşılanması da, tam olarak buradan geliyor belki de. Üzerinde yaşadığımız bu coğrafyanın adının, bayrağının ve topraklarının kutsallığının nerelerden geldiğini daha fazla anlatmaya gerek yok sanırım.
“Artık bittiler,” diye düşündükleri yerden, bir anka kuşu gibi yeniden doğuşumuzun sloganı hâline gelen “Çanakkale Geçilmez” bizler için çok kutsal olduğu gibi, o günden sonra dünya üzerinde de büyük yankı uyandırdı. Bugün gemilerin seyir defterlerinde de diğer boğazlar ve kanallar için “geçildi” ifadesi kullanılırken, Çanakkale için “Çanakkale Çıkıldı” denilmesi, durumun öneminin herkes tarafından kabulünü gösteriyor aslında.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, savaştan sonra topraklarımızda can veren diğer ulusların cenazelerine de sahip çıkıp, diledikleri zaman onları burada ziyaret edebileceklerini açıklaması ve bugün hâlâ her yıl dönümünde Anzakların Çanakkale Şehitliği‘ne gelmesi, başka bir milletin yapabileceği bir büyüklük müdür bilmiyoruz. Ama umuyoruz ki, bu soru cevabını hiç bulmasın…
İşte böyle bir tarihin yazıldığı ve yeni bir döneme ilk adımların atıldığı dönemin mimarlarını anmadan geçmek olmaz. Başta Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cevat Paşa, Seyit Onbaşı, Mehmet Çavuş, Hakkı Bey, Nazmi Bey, Nezahat Onbaşı ve Safiye Hüseyin başta olmak üzere, bugün adını sayamadığımız bütün kahramanlarımızı saygı ve minnetle anıyoruz. Bugün, bu topraklarda yaşamamız için verdikleri o kutsal ve onurlu mücadele için hepsine sonsuz teşekkürlerimizi sunarız. Biliyoruz, “Yetmez ama evet!” İyi ki onlar…
18 Mart 1915… Sadece Türklerin değil, dünyanın seyrinin değiştiği gün. Düşmanların zaferden emin olarak gelip Türk’ün gücünü gördükleri gün. Ve bütün dünyanın, sonsuz bir saygıyla öğrenip teslim olduğu gün. “ÇANAKKALE GEÇİLMEZ”



