Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

İkigai: Hayata Anlam Katma Sanatı   

Herkes başlangıcı gördü, ben ise her zamanki gibi sonraya kaldım. Kahveyi köpüklü içme isteği ile ocağın üzerindeki cezvede köpürmesini beklediğim kahvenin, ocağı kısma ya da kapatma ânını kaçırdığımda taştığına şahit olmak gibi; son zamanlarda her şeyin gözlerimin önünde bitip gitmesine şahit olmuştum. En basit örneği ile kiraz ağaçlarının en ihtişamlı hâllerini göremedim bu sene. Tüh. Keşke bir kadın olarak tüm dertlerim böyle olsa. Çiçeklerin açtığı günlerde, ihtişamlı yalnızlığımın doruklarındaydım. Her yerdeydim. Her şeye yetişmekle meşguldüm. Herkesle ilgilendim. Yine ve tek kendimle değildim. Uzun zamandır kendimle olamadığım süreçlerden geçtiğim için de, bir senedir çevremdeki güzelliklerden bihaberdim.

“Şu yok zamanımızda, kiraz çiçeklerini görmek için Japonya’ya gitmeye gerek yoktu zaten, Fenerbahçe parkında fazlasıyla vardı. Git oraya. Belki hâlâ yaşayan pembe bir çiçek bulursun,” dedi telefonda görüştüğüm kişi. “İlerleyen zamanlarda yaparız plan.”

Seyahatlere öyle çok alışmıştım ki; “Şu yok zamanlarda” bile seyahatler çekiyordu canım. Çevremdeki pek çok kişinin hücresinde seyahatin “s” si bulunmadığından, beni anlayamıyorlardı. Zaten insanların beni anlamalarını beklediğim evreyi çoktan geçmiştim. Çevre önemli ama benim her şeyden ve herkesten önemli olduğumun farkına varmama neyse ki ramak kalmıştı. Sahi, pembe çiçeklerden hâlâ yaşamaya devam eden var mıydı?

Sokağa çıktım. Hava ne soğuktu ne sıcak. İnsanlar, hep bir yerlere yetişmek için koşturuyorlardı. İstanbul’da sakin bir yürüyüşe çıkabilmek için bile önce koşturmak gerekiyor. Canım hiç yürümek istemiyordu ama bir yerde okumuştum; “Kendini iyi hissetmiyorsan yürümeye başla, başladıktan sonra hâlâ iyi hissetmiyorsan yürümeye devam et,” yazıyordu. Cümlenin zihnimden bedenime hükmetmesine izin verip, parka yürüyerek gitmeye karar verdim. Ne kadar sürdü yürüyüş bilmiyordum, süre kavramını yitirdiğim bir andı ve bundan hiç şikayetçi değildim. Saate bakmamak bile kendimi özgür hissetmeme sebep oldu. Parka vardığım an, nefes alabilmeye başladığım andı. Kediler ayaklarımda dolanırken, kedilerin ne kadar sağlıklı oldukları dikkatimi çekti. Düşündüm ki; Tanrı’nın unuttuğu semtin kedilerinden bile farklı bazı semtlerin kedileri. Doymuş, ısınmış, bol su içebildiği için temizlenmiş, sevgiden, ilgiden güzelleşmiş. Sanki, her canlının yaşam hakkı olduğunu savunan insanlar geçmiş yanlarından. Yerleri elbette ki sokaklar değil ama kötünün iyisiydi bu. “Hayatta her canlının, iyi kalpli bir canlıyla yollarının kesişmesine ihtiyacı var,” diye düşündüm. Ağaçlar gözüme çarptı ki, çiçeklerini çoktan yere dökmüştü. Etrafıma bakınmadan doğrudan ve dümdüz deniz kenarına gittim. Orada tek başına duran bir bank vardır; kimsesiz olduğunu umut ederek, yanına gittim. Şükür ki o bankta oturan kimse yoktu, deniz kokusunu alabilecek, zihnimin oksijenini arttırabilecektim. Hem de insan sesi olmadan, sadece deniz sesiyle. Derken yanıma yaşlı bir adam geldi. Gökten bir yıldız gibi mi kaydı, arkadaki duvardan mı düştü, denizden bir yosun misali gibi mi çıktı anlamadığım bir anda yanımda belirdi. Bir selamı çok görerek yanıma oturdu merhabasız adam.

“Geç kaldın,” dedi elindeki termos ile arkasını göstererek. Bir an afalladım; “Efendim anlamadım, neye geç kaldım?”

Adam başıyla arkasındaki duvarın ötesindeki ağaçları işaret edercesine; “Çiçekli zamanı geçti,” dedi. Nezaketen ve zoraki gülümsedim. “Evet kaçırdım,” dedim kendi kendime sessizce söylenmeye devam ederek; “yine bir şeyi kaçırdım, yine geç kaldım.”

Adam omuz silkti. “Ben her yıl bilerek kaçırıyorum.”

Ona döndüm; “Bilerek mi? Neden?” Adama hesap sorduğumun farkındaydım ama dilime gelen cümleler kaçardı çoğu zaman. Bu benim yaradılışımın ve tabiatımın bir parçasıydı.

“Bilerek evet, çiçekler pek umurumda değil.”

“Çiçekliyken daha güzel oluyor gerçi,” dedim.

Adam termosundaki her ne ise ondan bir yudum aldı. “Güzellik o kadar da önemli değil. Hem kime göre, neye göre güzel? Çiçek açmak kolay kısmı.”

Bir arkadaşım vardı eskiden, ak dediğime kara, kara dediğime ak diyen. Kadın bedenini bırakmış, ödünç olarak yaşlı adamın bedenini almış, benimle herhangi bir konu üzerine muhalefet etmeye gelmiş gibiydi. Olur olmadık zamanlarda olur olmadık insanları anımsarız bazen, öyle bir şeydi. Tanımadığım insanların yüzüne dikemem gözlerimi genelde ama ilk defa gerçekten baktım yaşlı adamın yüzüne. Alaylı bir şekilde sordum; “Sizce zor olan nedir?”

Adam eliyle yine arkasını işaret ederek; “Ağacın kalması. Döküldükten sonra bile hâlâ orada durmak. İnsanlar sadece açtığın zamanı görmek istiyor. Kimsenin döküldüğün hâliyle ilgilendiği yok. Dökmüş, saçmış ama hâlâ devam ediyor bak. En dürüst haliyle hâlâ orada.”

Bir süre birlikte sözlerin gereksizleştiği bir ânın içinde kaldık.

Adamcağızın yüzüne baktığım ve verdiği etkileyici cevap arasındaki o iki zaman arasında, yüzünde yaş almanın verdiği koyu kahve lekeler; “Zaten yorgun, bir de sen yorma adamcağızı,” dercesine sanki bana el salladılar. Kendisinin bendeki tanımını; yaşlı adamdan, adamcağıza yer verdiği an bu andı. Bu andan itibaren içimde uzun zamandır kapalı olan şefkat çeşmesi tekrar açıldı. Ellerinde de aynı lekelerden vardı.

Ben yüzüme gelip oturan merhametle karışık tebessüm ile dinlemeye başlarken devam etti adamcağız; “Ben de döküldüm bu ağaçtakiler gibi. Düşer bazen insan. O günlerimde giden çok oldu. Başaramadığımda da gittiler, başardığımı görünce de gittiler. Bak ağaç çiçek açıyor geliyorlar bakmaya, sonrada gidiyorlar. İnsanlar, gelirler ve giderler. O mevzularda zaman harcamamak lazım. Sen, sana ayrılan zamanı sana harca. Bırak; ‘O ne demiş, bu ne demiş? Ne yapmış, ne yapmamışı…’

Düşerken bile ne kadar devam edebiliyorsun hayatta, ona bak. Devam edebilmek bir sanattır. Sen sanatını iyi icra et. Benim her gün yataktan kalkma sebebim, aynı bu dürüstlükle devam edebilmek.”

“İkigai bu,” dedim gülümseyerek kendi kendime. “Hayata anlam katma sanatı,” ve ekledim; “devam edebilmek için gereken güdü, dürtü ve harekete geçirici güç.”

Birden ayağa kalktı. Bir an durdu. “Hayatına anlam katmana ufak bir dürtme yapabildiysem ne mutlu bana,” diyerek hafif öksürük ile karışık kahkaha atarak, yüzüme bakmadan, bugünlük misyonunu tamamlamış ve sanki orada hiç var olmamış gibi yürüdü gitti. Hem de içimde yitirdiğim tüm şefkati geri getirip, kendisine sunacakken veda bile etmeden gitti. Hem selamsızdı, hem vedasız.

O gitti, ben kaldım bankta. Özümde bir yerlerde bildiğim ve kendime hatırlatmam gereken her şeyi söyleyip gitmişti. Derinden bir deniz kokusu çekip içime, ayağa kalktım. Etrafımdaki her şeyi dikkatlice izleyerek yürümeye başladım. Ağaçlara daha dikkatli baktım. Ağaçların tepelerinde ve diplerindeki kiraz çiçeklerini gördüm. Çiçeklerden yaşayan hâlâ varmış meğer. Evet çoğu dökülmüş ama dökülmüş hâliyle bile güzeldi. Bugünün konusu çiçek de değildi, ağaç da. Bank da değildi, insanlar da. Yaşlı adam da değildi, ben de.

Sarılmak istedim ama, zihnen ve fikren dahi drama sevmediğimden, sarılamadım o kiraz ağaçlarından birine.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Çiğdem Ürünay
Çiğdem Ürünay
Yaklaşık 15 yıl boyunca bankacılık sektöründe beyaz yakalı olarak sürdürdüğü kurumsal iş deneyiminin ardından çocukluk yıllarında başladığı yazma ve çizme yolculuğuna yönelmiş; kendi bloğu ve çeşitli kültür-sanat dergilerinde deneme ve öykü türlerinde yazıları yayımlanmıştır. Kadın dergisi oluşumu kapsamında hazırlanan kolektif bir kitapta öyküsüyle yer almıştır. Karakalem ve karikatür çizimleri yapmaktadır. Biyografi, çocuk kitabı, çizgi film üzerinde çalışmaları devam etmektedir. Senaryo yazarlığı eğitimi almakta olup, film ve dizi anlatısı üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.

POPÜLER YAZILAR