Tarık kapıyı itti. Anahtar dönmüş ama kilit, her zamanki inadıyla son anda direnmişti. Evin karanlığı önce onu içeri aldı, ışığa uzanmaya gerek duymadı. Montunu sandalye sırtına bıraktı. Kumaş, yıllardır aynı yükü taşıyormuş gibi sessizce çöktü.
Askılıkta üç ceket asılıydı. Ekoseli olan, başka bir adamın omuzlarında eskimişti sanki; Tarık’a hiç değmemiş gibiydi. Diğer ikisini ağabeyi bırakmıştı, “Tarzımı değiştiriyorum,” diyerek. Tarık hangisini giyse bir başkası oluyordu ama hiçbiri onu bulmuyordu.
Ayakkabılarını kapının yanına itti. Mutfaktaki cam aralıktı, pervaza sıkıştırdığı kâğıt yerdeydi yine. Salona geçti, koltuğa yığıldı. Sehpadaki bozuk paralar gözünü tırmaladı. Ekmek var mıydı? Varsa da dündendi. İştahı uzun zamandır bu eve uğramıyordu.
Mutfaktan bir gölge gördü. Kımıldamayan, sanki oraya çok önce yerleşmiş bir şeydi. Sonra iki göz belirdi: alçak, sabit, düşünmeyen ama bekleyen. Tarık eğildi. Bir kedi; kapı eşiğinde, paspasın üstünde kıvrılmış. Başını hafifçe yana eğmiş, gözünü kaçırmadan onu izliyordu. Ne korkuyordu ne sokuluyordu. Yalnızca oradaydı.
Dolaptan biraz salam, iki parça peynir çıkardı, tezgâhın ucuna bıraktı. Hiçbir şey demeden salona döndü.
Koltukta, karanlığın koynunda uyuyakaldı; üstü açıktı, ayakları soğuktu. Evin soğuğu bazen bir niyet gibiydi.
Sabah, pencere kenarından sızan puslu ışıkla gözünü araladı. Göğsünde gece boyunca oraya çömelmiş bir ağırlık vardı. Mutfakta bıraktığı tabağın boşluğunu gördü. Tezgâhın kenarında birkaç kırıntı, yerde yarım bir pati izi… Kapı eşiği boştu.
Uzun süre baktı.
Demek sen de yer bulamadın kendine, diye geçirdi içinden.
Ceketini aldı. Kahverengi olanı. Ne sevdiği ne de vazgeçebildiği renk. Kapıyı çekip çıktı.
***
O akşam kilit yine inat etti. Ceketini askıya bıraktı. Açlıktan midesinin duvarları birbirine sürtüyordu. Sararmış tepsiye birkaç parça bir şey koyup salona geçti. Yedikleri yemek sayılmazdı, daha çok hayatta kalmak için tırtıklanan birkaç lokmaydı.
Televizyon kapalıydı. Telefon sessizde. Bildirim ışığı yanıp söndü ama bakmadı.
O gün işten çıkarılmıştı.
Masasına düşen kısa bir mail: Kadroyu daraltıyoruz.
İnsan kaynağı diyorlardı. Tarık, kendini hiçbir zaman bir kaynak gibi hissetmemişti, daha çok fazlalık gibi.
Böyle anlarda Ayşen gelirdi aklına. Kahkahası azdı ama güldüğünde herkes dönüp bakardı. Oysa Tarık yalnızca tebessüm ederdi, karşılık veremediği her duygu gibi onun gülüşü de yarım kalırdı.
Ayşen çoktan başkasının hayatına karışmıştı. Bir balayı fotoğrafında yüzünü gökyüzüne çevirmişti. Tarık sayfayı hemen kapatmıştı.
Ağabeyi geldi gözünün önüne. Ayağının topuğu cilası dökülmüş parkelere her bastığında kendini duyuran o adam… Geldiğinde hep yorgun, hep üstün, hep telaşlıydı. Tarık’a hiç gerçek bir soru sormadan, “Eee sen nasılsın?” deyip yine kendini anlatmaya başlardı. Tarık o sorunun hiçbir zaman cevap beklemediğini çoktan anlamıştı.
Tepsideki peynir kurumuş, ekmek ufalanmıştı. Başını koltuğun gerisine yasladı. Odanın sessizliği uzadıkça büyüyordu. Kitaplığa baktı. Çoğu iadesi unutulmuş kütüphane kitaplarıydı; altı çizili cümleler, başkasının parmak izini taşıyan sayfalar… İnsanlarla kuramadığı bağı belki de nesnelerin arasına saklıyordu. Biriktiği yer bir ev değil; taşınmayan eşyaların kara kutusuydu.
Nuh nebiden kalma konsolun çekmecesini açtı.
Maket bıçağını buldu.
Üzerinde ince bir toz vardı; evde hiçbir şeyin yer değiştirmediğini kanıtlayan bir suskunluk.
Bıçağı açıp kapadı. Çıkan ses, duvarlarda yankılanamayacak kadar yalnızdı.
Camın önündeki berjere oturdu. Dışarıda solgun bir dolunay, aşağıda uluyan bir köpek…
“Bizden kurt adam olmaz,” diye geçirdi içinden.
Gömleğinin kolunu sıvadı. Bıçağı tekrar açtı.
Derisi solgundu, kılcal damarlar bir harita gibi yüzüyordu.
Tam bileğini kavradığı anda mutfaktan hafif bir pat sesi geldi.
Aldırmadı.
Bir pat daha.
Pervazın çıtırtısı.
Yerinden kalktı. Mutfak kapısının ucundan baktı. Karanlık sabırla yerinde duruyordu.
Kâğıt yine yerdeydi.
Sövmeye hazırlanırken o başı gördü. O gözleri.
Kedi camın önünde duruyordu. Patilerini pervaza dayamıştı.
Ne miyavladı ne tırmaladı.
Sadece bakıyordu.
Sanki hiç gitmemişti.
Sanki bu evin zamanı onun üzerinden akmamıştı.
Ağzında bir şey vardı.
Ufak bir iğne.
Ucuna geçirilmiş ince bir iplik.
Tarık eğilmedi.
Kedi de bırakmadı.
Aralarında, bir hayatı tutturmaya yetecek kadar ince bir şey kaldı.
O an, evin karanlığı bile daralmış gibiydi.



