Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Yine

“Bayramın size ve sevdiklerinize sağlık, huzur, mutluluk getirmesi dileğiyle…”

Mesajın devamını okumadan sildim. Bu sabah telefonda üçüncü kez huzur diliyorlardı bana. Hasan’ın öldüğü bayramın üstünden sekiz yıl geçmişti. İlk yıllar yas tuttum. Sonra kırıldım. Dört yıldır küslüğüm, yasımın önüne geçiyordu.

Hasan öldükten sonra dostları bizi hiç yalnız bırakmazdı. Yine bir bayram sabahı, iş arkadaşlarından Hüseyin Abi gelip koltuğun ucuna ilişti. Televizyondaki bayram programına baktı bir süre. Sunucular gülüyor, biri durmadan ötekine şeker uzatıyordu.

Çayından bir yudum aldıktan sonra konuştu. Söylememesi gereken bir şeyi ağzında fazla taşımış gibiydi.

“O kadın da gitmiyormuş artık mezarlığa.”

“Hangi kadın?” dedim.

Eli çay tabağında asılı kaldı. Gözleri bir an kapıya kaydı. İnsan bazen ağzından çıkan kelimeyi geri toplamak ister ama kelimeler özellikle bayram günleri, evin içinde uzun süre dolaşıyor. Hüseyin Abi çayını bitirmeden kalktı.

O gün Hasan’ın yokluğunun sadece bana ait olmadığını öğrendim. Televizyondaki kadın eski bayramlardan, aynı sofrada oturmanın kıymetinden bahsediyordu. Hasan kaç evin sofrasına aitti?

Annem arıyordu. Her bayram sabahı mezarlığa gitmeden önce kenarları mekikle dokunmuş tülbentini takardı.

“Baban bunu pek severdi,” derdi hep.

Babam oyalı tülbenti annemden daha mı çok severdi, bazen düşünürdüm. Annemi sevdiğini hatırlamıyordum çünkü.

“Bu bayram kır inadını,” dedi annem. “Ölüler bayram günü bekler. Git bayramlaş kocanla.”

“Bunca zaman beklememiş de bugün mü bekleyecek?” diyemedim. Onun beklediği ben değildim belki de.

Telefonu bırakınca mutfağa gittim. Çaydanlığın altını yeniden yaktım. Sanki biraz daha kaynarsa içimdeki ses de susacaktı. Bayram sabahları evler hep aynı kokardı; kolonya, kavurma, kızarmış yufka… Bizim evdeyse uzun zamandır sadece çay kaynıyordu.

Yatak odasına geçtim. Gardırobun kapağını açınca Hasan’ın her bayram giydiği beyaz gömlek çıktı karşıma. Omuz yerleri askıda durmaktan sararmıştı. Atmaya elim gitmemişti ama yıllardır ona dokunmamıştım da. Parmağımı kumaşın üstünde gezdirdim. Askının yanında yıllar önce bana aldığı hırka duruyordu. Kol ağızları tiftiklenmişti. Parmağımı tüylenen yerlere sürdüm bir süre. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, hırkayı üzerime geçirdim.

Taksiye binip, “Zeytinburnu Mezarlığı,” dedim.

Bazı mezarlar insanın hafızasında ev adresi gibi kalıyordu. Yaklaştıkça içimde ağırlaşan şeyi hissettim. Toprak ıslaktı, mermer silinmişti. Mezar taşının üstünde iki tane limonlu şeker duruyordu. Ambalajları açılmamıştı. Yan yana bırakılmışlardı.

İçime ayıp bir ferahlık çöktü. Demek onu herkes benim kadar tanımıyordu. Hasan limonlu şeker sevmezdi. Sonra başka bir şey düşündüm. Belki de seviyordu da bana hiç söylememişti.

Nemli toprağa dokundum. Parmağımın dibinden ince bir solucan kıvrılarak yüzeye çıktı. Elimi çekmedim. Şekerlerden birinin ambalajını yavaşça açtım. Şekeri, az önce çıkan solucanın yanına, toprağın üstüne bıraktım. Artık ikisi de toprağa aitti.

Ellerim çamur olmuştu. Avuç içlerimi mermerde gezdirdim. Az önce silinmiş gibi parlayan taş, bulanık lekelerle kaplandı.

İleride küçük bir kalabalıktan bir ses yükseliyordu; “Ruhuna El-Fatiha…”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Didem Gürhan
Didem Gürhan
1983 İstanbul doğumluyum. Türk dili ve edebiyatı öğretmeniyim, aynı zamanda redaktörlük ve soru yazarlığı yapmaktayım. Çeşitli dergilerde birçok incelemem ve öyküm yayımlandı. Kırıklar Atlası adlı bir öykü dosyam bulunmakta. Bir kedi ve çocuk annesiyim.

POPÜLER YAZILAR