Kader mi, özgür irade mi? Her ikisi de varsa, biri nerede başlıyor, diğeri nerede bitiyor? Geleceğimizi biz mi şekillendiriyoruz, yoksa görünmez bir güç arkada planlamaları çoktan yapmış oluyor mu? Küçük tesadüfler hayatın akışını değiştiriyor mu? Bu tesadüfler ilahi bir planın parçası mı, yoksa tam olarak nasıl olduğunu bilemediğimiz bir denk gelme mi?
Ben, bu sorulara cevap veremiyorum. Yıllar önce, André Lhote’un atölyesinde resim çalışmalarına katılmak için Paris’e gelen Romanyalı genç bir kadına, bu soruların cevabını bilip bilmediğini sorsam… Çalıştığı atölyeye, bir Türk ressamın, André Lhote ile tanışmak için geleceğini, o gün atölyede kimse olmadığı için, bu genç adamın kendisiyle uzun uzun sohbet edeceğini daha önceden bir şekilde hissetmiş olabilir miydi? O gün hastalansa ve atölyeye gelmemiş olsaydı bu gençle tanışabilecek miydi? O gün, tam da o şekilde yaşanmamış olsa, ülkesini, adını, dinini değiştirecek bir ilişki başlayabilecek miydi?
1988 yılında, dolu dolu bir yaşamın ardından, hayata gözlerini Eren Eyüboğlu olarak yuman, Romanyalı genç ressam Ernestine Leibovici bu sorulara nasıl bir cevap verirdi, bilmiyorum. 1990’lı yıllarda çok severek izlediğim bir film, Sliding Doors’da Gwyneth Paltrow’un canlandırdığı, Londra’da yaşayan genç kadın, bir gün metroda son saniyede treni kaçırır. Film, ya treni kaçırmasaydı diye sorar ve her iki olasılıkta kadının hayatında neler olacağını anlatır. Hepimizin hayatında kayan kapılar, kaçırılan trenler olmuştur. Çoğumuz, o treni kaçırmasaydık ne olurdu diye kendi kendimize sormuşuzdur mutlaka.
Eren Eyüboğlu’nun, Bedri Rahmi Eyüboğlu ile Paris’te tanıştıkları gün de, iki kişinin kader akışını değiştiren anlardan biri… İlk tanıştıkları günden dört buçuk yıl sonra, “Birimiz resmi bırakırsa ayrılacağız,” diye birbirlerine söz vererek evlenirler. Ernestine, Eren olarak Türkiye’de yeni bir başlangıç yapar.
Bedri Rahmi, onu anadan doğma ressam olarak nitelendirir. Anadolu’nun motiflerini, geleneklerini, enerjisini tuvaline sıcacık renklerle yansıtır. Beraber yarattıkları, sadece ikisine ait sanat evreni, her ikisi için de çok besleyici ve geliştirici olur.
Evlendikleri gün birbirlerine verdikleri sözlerini, Bedri Rahmi vefat edene kadar tutarlar, resme hiç ihanet etmezler. Ama evlilik tuvaline Bedri Rahmi Eyüboğlu tarafından koyu benekler damlatılır. “Günahımsın, vebalimsin,” diyerek şiirler yazdığı Karadut’unu duymayan kalmaz. En başta, Eren Eyüboğlu yaşananları öğrenir. Yutkunur, susar. Çok zorlayacak olsa da, beklemeye karar verir.

Bedri Rahmi, Güzel Sanatlar Fakültesinde öğrenci, çok yetenekli bir heykeltraş olan Mari Gerekmezyan’a âşık olur. Mari de hocasına…
Sanatçı olmak, duyguları sınırlarda yaşamayı gerektiriyor, diye düşünüyorum. Manik bir ruh hâli ile aşkı, tutkuyu tüm hücrelerinde hissetmek, hissettirmek… Bedri Rahmi ile Mari’nin yaşadıkları tam da böyle. Her ikisi de hissettikleri yoğun duyguları sanatsal üretimlerine de aktarırlar. Şiirler, resimler, büstler ile…
Mari, Bedri Rahmi’ye yazdığı bir mektupta “Seven kaybediyor,” diye yazar. Mari için bu ilişki çok yıpratıcı olur. Evli bir adamla ilişkisinin olması, sanat dünyasında ve Ermeni cemaatinde hoş karşılanmaz. Başarıları, aldığı ödüller yok sayılır. Bunlar yetmiyormuş gibi, bir de tüberküloza yakalanır. İlaçları çok pahalıdır. Bedri Rahmi, tedavi maliyetlerini karşılamak için resimlerini yok pahasına satar. Mari otuz beş yaşında hayata veda eder. Mari’nin kaybı, Bedri Rahmi için karanlık bir dönemin başlangıcı olur. Kendisini içkiye verir, bir süre resim yapamaz. Eren’in kırgın, sitemkâr ama sabırlı sevgisi ona ilaç olur.
Tüm taraflar için o kadar zor ve karışık bir durum ki… Hikâyelerini dinlerken üçüyle de tek tek duygudaşlık kurabiliyoruz, kalplerimiz ayrı ayrı kırılıyor.
Bu hazin hikâyenin üç kahramanına ikinci bir yaşam fırsatı sunulmuş olsa, ne yaparlardı acaba, diye içimden geçiriyorum. Onlara sorduğumu hayal ediyorum. Ama cevabı yüreğimin derinlerinde biliyorum. Düşünmeleri için bir an bile vermeden, sabırsızlıkla, onların yerine ben cevap veriyorum. Aynı kaderi, aynı kederi seçerlerdi, sonunu bile bile…



