Celile öğle arasında bir koşu Bora’nın ilaçlarını almaya gitti. Eczacı Şennur Hanım ilaçların üzerine özenle yazdı kullanım şekillerini. “Yine bırakmasın, takip et,” diye uyardı. “Tedavinin bu aşamasında ilaçlar çok önemli.” Akşama doğru servis minibüslerinin sesini duyunca bilgisayarını kapattı Celile. Başını bahçeye doğru çevirdi. Yeni açmış manolyalara takıldı gözleri. Bahar mı geldi? İmzalatılacak dosyaları bir kenara ayırıp masasını düzenledi. Kahve kupasını çay ocağına bırakıp ofisten ayrıldı.
Öyle yorgunum ki eve zor atıyorum kendimi. Ev çok sessiz. Çocuklar odalarına kapanmışlar. Yoksa Bora yine bir şeye mi sinirlendi? Salonda kanepeye uzanmış, suratından düşen bin parça, heyheyleri üstünde belli. Yiğit yatağına oturmuş tabletiyle oynuyor. “Nasılsın? Günün nasıl geçti?” sorularım havada asılı kalıyor. Derya çalışma masasında. “Bir şey mi oldu?” diyorum, cevap vermiyor, ödevine devam ediyor. Yemekten sonra kahvelerimizi yapıyorum. Derya odasına gidince, bu cumartesi kızın doğum günü, diye hatırlatıyorum. “Ne alsak?” “Kanarya,” diyor Yiğit, boncuk gözlerini kırpıştırarak. Bora başını telefonundan kaldırmıyor, duymazdan geliyor. “İyi fikir,” diyorum oğluma. Alışveriş merkezine gittiğimizde alt kattaki dükkândan zor çıkartıyoruz Derya’yı. Kuşlara bayılıyor.
Sofrayı özenle hazırladı Celile. Çikolatalı pasta, peynirli poğaça, elmalı kurabiye, patates salatası.
Hediyesini alınca mutluluktan gözleri parladı Derya’nın. Kafesi kucakladı. “Uğur koyalım adını, uğur getirsin bize,” dedi gülerek. Salonda, büfenin yanındaki köşeye koydular; rüzgâr almasın, korunaklı olsun.
Bora nerede kaldı? Defalarca arıyorum, ulaşamıyorum. Derya’nın yüzü asılıyor. Daha fazla beklemiyoruz. Pastasının mumlarını yakıyorum. Üflemeden önce “Kabul olur, di mi anne?” diye fısıldıyor. Kim bilir o minik yüreği neler diliyor; birlikte güzel, huzurlu bir yaz tatili? Geçen yaz Bora alkolü fazla kaçırınca tatilimiz burnumuzdan gelmişti. Elimde sihirli bir değnek olsa, çocukların şahit oldukları sahneleri zihinlerinden silebilsem.
Gecenin bir yarısı anahtar sesine uyanıyorum. Yanıma gelmiyor. Yoksa içkili mi?
Bora’nın koca sesiyle sıçrıyorum yataktan. Sabah sabah şakıyan kanarya sinirlerini oynatmış. “Hay senin…” diyerek küfürler savuruyor. Kafesi kaptığı gibi… Yetişmesem öldürecek hayvanı. Odalarından fırlayan çocuklar büyüyen gözlerle izliyor olan biteni. Derya ağlamaya başlıyor. Odasına saklıyoruz hediyesini.
Mutlu anneyi oynamaktan, babalarının dengesiz davranışlarına bahaneler uydurmaktan çok yorgundu Celile. Bora’nın kötüye gittiğinin farkındaydı. Yardım almamız şart diye düşündü. Klinikte, Taner Bey’in ofisinde aldı soluğu. Doktoru beklerken geniş pencereden onu içine çeken yemyeşil manzaraya daldı gözleri. Bahçe kuş sesleriyle çınlıyor, klinikten çok cenneti çağrıştırıyordu. Minik bir serçe daldan dala zıplayıp şakıyordu. Uğur da böyle ötüyordu neşeli olunca, kafiyeli.
Şu banklardan birine otursam, her şeyi unutsam. Huzurla çeksem çam kokularını, doğayı içime. Yine başa döndük. Tedaviyi yarıda kesince… Bahane çok; işler iyi gitmiyor, ödemeleri alamıyor. Şimdi de borcunu ödemeyen bir müşteriye takmış. “Öldüreceğim bu herifi,” diyor, başka bir şey demiyor.
Celile doktora Bora’nın ilaçlarını bıraktığını anlattı. Ölüm tehditleri savurduğunu duyunca hemen yatırma kararı aldı Taner Bey. Bu sefer netice alabilseler, tümüyle kurtulabilse şu illetten…
Her gün işten çıkar çıkmaz koşuyorum okula, çocukları almaya. Onları bahçede neşeyle oynarken görünce dünyalar benim oluyor. Yiğit tam bir abi, gözünü ayırmıyor Derya’dan. Büyüyor artık, mutsuzluğumu da seziyor yüreği, sımsıkı sarılıyor boynuma, sırtımda minik elleri. Yokluğunda nasıl da huzurluyuz. Odalarından çıkmayan çocuklar salonda, keyifli. Yiğit daha çok söz dinliyor, ödevlerini hiç aksatmıyor. Derya sofrayı kurarken şarkılar mırıldanarak yardım ediyor bana. Uğur da köşesindeki yerini aldı, bir başka ötüyor, mutluluk elçisi gibi. Çocuklarımla sakin bir yaşam sürmem mümkün değil mi?
Belki bu sefer olacaktı, belki bu sefer iyileşecekti ama takati kalmamıştı Celile’nin. Bora klinikteyken verdi kararını. Nişanlıyken annesinin, “El ne der?” korkusuyla atmasına izin vermediği yüzüğü çıkarttı parmağından. Aile büyükleri araya girmesinler artık. Avukatına danıştı. Tedavi sonrası eve geldiğinde konuşacaktı. Yiğit’le Derya’yı annesine bıraktı. Akşam yemeğinden sonra konuyu açtı. Bora önce sakince dinledi Celile’yi. Sonra çocukları alırım, sana göstermem, tığ teber, aç biilaç kalırsın sokakta, diye tehditler savurdu. Saçlarından yakaladığı gibi kafasını duvara vurmaya başladı. Komşular duydu çığlıklarını, koştular imdadına. Polisler geldi. Darp raporu aldı. Uzaklaştırma kararı çıktı. Bir müddet yolundaydı her şey. Çocuklar okullarına gidip geliyorlardı. Celile içten içe tedirgin, endişeliydi.
Sosyal hizmetler uzmanı bir kadın geliyor evimize. Benimle, çocuklarla konuşuyor, sorular soruyor, notlar alıyor. “Babalarıyla görüşmeleri uygundur” raporu veriyor.
Çocuklar gitmek istemediler. Tatil lafını duyunca heveslendi Derya. Beraber hazırladılar bavulunu. Mayosunu, havlusunu koydu deniz hayalleri kurarak. Yiğit, “İstemem, gitmeyeceğim,” diye tutturdu. Celile zorla ikna etti onu. Sırt çantasına bir iki giysi koydu isteksiz.
Telefonun sesiyle sıçrıyorum yerimden. Yiğit görüntülü aramaz beni. “Anne, babam…” diyor titrek sesiyle. Bora elindeki silahı çocuklara doğrultmuş bağırıyor, tehditler savuruyor. Nefes alamıyorum. Yetişebilecek miyim?
Hemşire usulca girdi odaya. Perdeleri, pencereyi açtı. Odayı havalandırdı. Sonra hafifçe sarsarak uyandırdı Celile’yi. Görevlinin getirdiği kahvaltı tepsisini pencerenin önündeki masaya koydu. “Haydi bakalım, önce kahvaltı, sonra ilaçlar,” dedi gülümseyerek. Celile başını yapraklarından soyunmuş cılız dallara çevirdi. Bir kuş sesi çalındı kulaklarına. “Anne bir kuş alsak, adını Uğur koysak…” diye fısıldadı. Hemşire çayını uzattı. İlaçlar gecikmemeli.



