1990’ların sonu, 2000’li yılların başlarına gidelim. Karlı bir kış akşamı, polar battaniye altında, elimizde sıcak bir içecekle, zamanın ruhunu içimize çekip bir romantik komedi filmi açalım… Notting Hill, Holiday, Bridget Jones’un Günlüğü, Aşk Her Yerde… Formül genellikle benzer, kadınla erkek tesadüfen tanışır, yanlış anlaşılmalar yüzünden ayrılırlar, birbirlerinden ayrıyken mutlu olmadıklarını fark ederler ve sonunda bir havalimanı ya da tren garında, birbirlerine koşarak sarılırlar, öpüşme ve final.
Kalbi yumuşamış, duygudan duyguya savrulmuş seyirciye, romantik komediler ne söyler? İki insanın arasında, sınıf, statü, ırk, kültür farkı olsa da aşk her zaman kazanır. Eğer, henüz âşık olmamışsanız ya da gerçek aşkınızı yanlış anlaşılmalar yüzünden kaybettiyseniz üzülmeyin. O kişi bir gün mutlaka sizin değerinizi anlayacak ve çiçekle kapınıza gelecektir. Ya da, o kişi “o” kişi değildir. Çünkü o kişiyle tanıştığınız zaman, “Bu, o!’’ diyeceksiniz. O kişi, sizi yıllardır anlamlandıramadığınız yalnızlık, anlamsızlık duygularınızdan arındıracak ve sizi daha iyi bir versiyonunuza dönüştürecek. Yani o sizi tamamlayacaktır.
Romantik komedi filmleri, orta sınıf, şehirli, üniversite eğitimi olan ve beyaz yaka bir kadının hikâyesiyle başlar. Bu kadın, bir metropolün kalabalık caddesinde, elinde karton bardak kahvesiyle stüdyo dairesine doğru yürürken hayatında bir boşluk hisseder. Ama bunun aşk olduğunu hemen fark edemez. Romantik komedi filmi kadınlarının bazıları çok çalışıp hak ettikleri hâlde terfi alamazlar, faturaları birikir ve ödeyemezler. Akıllıdırlar ama biraz sakar ve erkeklere karşı ön yargılıdırlar. Hayatları sıkıcı ve anlamsızdır. üç beş fazla kilo problemleri vardır. Otuzlu yaşlarına gelmiş ama halen hayatlarının prensiyle karşılaşmamışlardır. Ve aksi gibi, yalnız girmelerinin zavallıca sayılacağı Noel’e çok az zaman kalmıştır. Bazılarının hayatlarında, zengin, yakışıklı biraz çapkın bir adam vardır ama yine de bir şeyler eksiktir. Hayatlarındaki bu kötü gidişatın tek bir reçetesi vardır. Kibar, eğlenceli, duygusal olarak yaralı, şövalye ruhlu bir prensin tesadüfen hayatına girmesi ve ona aşık olması.
Bu karşılaşma gerçekleşip birbirlerini görünce, hemen bu “O’’ demezler. İlişkide birkaç kez sınanırlar. Etkilenme, ayrılma, diğer erkeğin rol çalmaya çalışması, iki erkeğin kadın kahraman için düello yapması, kadının onu gerçekten seveni anlaması, kamusal alanda öpüşme ve sevdikleriyle Noel kutlaması… Kadın kahramanımız başarmıştır. Bu Noel, sevdiklerinin yanında prenssiz kalıp kendine acındırmamıştır.
Peki ya bugün, romantik komediler neden eskisi kadar popüler bir tür değil ve nostalji olarak kaldı?
Başka sebepleri de vardır ama bana göre, zamanın ruhunun ve meselelerinin değişmesi. Ortalama bir insan, artık hayatını romantik komedi tadında yaşamıyor. Romantik komedi filmlerinin popüler olduğu 90’lar ve 2000’lerden sonra dünyada neler mi oldu? Romantik komedi filmlerinin iyimser evreni, dünyanın sert gerçekliğiyle çarpıştı. Büyük ekonomik krizler, terör saldırıları, darbeler, dünya genelinde virüs salgınları, pandemi, kapanmalar, zorunlu göçler, savaşlar, belirsiz bir gelecek, kapıda bekleyen kıtlık ve su sorunu…
Artık romantik komedilerdeki gibi, bir kadının hayatında aşk, her şeyin ilacı değil. Kadınların temel meselelerine gelince, doğru erkeği seçmenin yanında türlü dertleri var artık.
Mesele aşk vardır, yoktur, yalandır değil. Bir kadının beyaz atlı prensini bulup bulamaması değil. Bu, bir romantizme karşı gerçekçilik maçı, tarafını seç gibi bir ikilik değil. Mesele romantik komedi filmlerinin, özellikle kadınlara bir prototip sunması. Çizdiği güçlü, bağımsız, şehirli kadın portresi. Ve bu tipe uygun olmayan kadınların da beceriksiz, güçsüz, bağımlı, modern kadın olmama meselesi. İzlediğimiz kadın hikâyelerinde, kadının sadece aşkla tamamlanabilen, yardımcı başrol olması.
Bugün orta yaşa gelmiş, romantik komedi izleyerek büyüyen kadınlar olarak biraz da sanırım şunlarla yüzleştik:
Doğru insan geldiğinde onu tanımayabilirsin, zamanla o insanın doğru olduğuna karar verebilirsin. Havalimanında her koşan, hasretine dayanamadığı sevgilisine koşmuyordur, uçağı kaçırmamaya çalışıyordur ve uygun fiyatlı biletler, genellikle ulaşımın zor olduğu saatlerde bulunur. Aşk her şeyi affetmez, bazen özsaygı daha gereklidir. Güzellik, yakışıklılık, yüksek gelir, yaşanacak harika aşkın göstergesi değildir.
Ve maalesef ama maalesef, hayat adil değil; çok çalışsak da o terfiyi alamayabiliriz, çok sevmek ömrünün sonuna kadar iyi bir ilişki yaşayacağın garantisini vermez. Dünyanın en kötü insanı ya da en başarısız insanı olduğumuzdan değil, bazen aşklar, ilişkiler biter. “Ne tipsiz ya. Bir kere görüşeyim sonra reddederim,’’ dediğiniz kişiye sırılsıklam âşık olabilirsiniz. Uğruna ölümü göze alacağınız o kişiye bir gün hiçbir şey hissetmediğinizi fark edebilirsiniz. Hem sevdiğiniz hem bir kaşık suda boğmak istediğiniz kişi, aynı kişi olabilir ve bu zamanla azalmaz, sadece artık onu olduğu hâliyle kabullenmeye başlarsınız. Gözünüzün önünde âşık olduğunuz o kişinin göbeği çıkar, saçı beyazlar, gözleri kırışır, maddi sıkıntılar yaşar, güçten düşer; onu görünce artık midenizde kelebekler uçmaz ve bunların hiçbiri ilk günkü hâline geri dönmeyebilir. Yine de “İyi ki birlikteyiz,’’ diyebilirsiniz.
Ve “o” kişi diye biri olmayabilir. Belki de hayatınızdaki tek “o” kişi, sizsiniz. Eksikliklerimizle, ideal olmayan kilomuzla, bitiremediğimiz okulla, alamadığımız terfiyle, hiç yaşayamadığımız ya da biten Romeo- Juliet aşkıyla, hikâyenin başkahramanı kendimizizdir. Bazen mecburiyetten, bazen gönüllü olarak rolleri paylaşsak, hatta rolleri değiştirsek de, başrol hep döner dolaşır, bize kalır. Bizim kendi varoluş mücadelemize. Bu da belki bu zamanın ruhu.
Ama yine de bazı günler romantik komedi filmi açıp izlemek, birkaç saat tatlı bir nostalji hissi ve umut verebilir. Ve sonra… Mücadeleye kaldığı yerden devam.



