Üniversitenin ilk günüydü. Ders alma-bırakma karmaşası anında stresli bir anda tanıştılar Bülent ile Banu. İkisi de yüksek puanla ülkenin en iyi üniversitelerinden birine girmeye hak kazanmış başarılı gençlerdi. Mutluydular, hayatın uzun ve aydınlık bir yol olduğuna inanıyorlardı. Aynı bölümde okuyorlardı, aynı sıralarda oturuyor, birlikte sabahlıyor, birlikte hayal kuruyorlardı. Üniversitenin dans kulübünde haftanın iki günü dans ediyorlar, birbirlerinin kollarında mutluluktan uçuyorlardı. Çiçek Pasajı’nda arkadaşları ile birlikte her dönem sonu başarılarını kutluyor ve çok eğleniyorlardı. Dört yıl boyunca neredeyse hiç ayrılmadılar.
“Biz hiç kopmayacağız değil mi?” demişti Banu bir gece kampüsün çimlerinde müzik dinlerken.
Bülent tereddütsüz cevap vermişti. “Ben senden vazgeçmem.”
Mezuniyetten sonra yüksek lisans için yurtdışına birlikte gitmeleri, o cümlenin kanıtı gibiydi. Yeni bir ülke, yeni bir dil, yeni bir hayat… Ama aynı ev, aynı masa, aynı kahvaltı. Maddi zorluklar yaşadılar, bazen birbirlerine öfkelendiler, ama hep aynı yatağa dönüp barıştılar. Sadakat, onlar için birlikte kalma kararlılığıydı.
Türkiye’ye döndüklerinde işsizlik dönemi başladı. Aynı umutsuzluğu paylaştılar. Aynı gün iki ayrı mülakattan olumsuz yanıt aldıklarında Banu ağlamış, Bülent onu kucaklamıştı. “Birlikte olduğumuz sürece atlatırız bu günleri,” demişti.
Evlendiler. Küçük bir evde büyük bir düzen kurdular. Sonra kızları doğdu. O günden sonra hayat saat gibi işlemeye başladı. Sabah işe gidiş, akşam yemek, hafta sonu aile ziyaretleri. Her şey yerli yerindeydi. Ama zamanla o yerli yerindelik, Banu’nun içinde daralan bir alana dönüştü.
Bir gece balkonda otururken sordu: “Sence sadakat insanı özgürleştirir mi?” Bülent düşündü.
“Özgürlük sınırsızlık değil. Güvende olmaktır.” “Ya güven alışkanlıksa?” dedi Banu.
Bülent sustu. O sorunun nereye gittiğini hissetmişti ama görmek istemedi.
Banu’nun iş yerinde tanıştığı kişi -adı Emre’ydi- önce sıradan bir meslektaş gibiydi. Toplantılarda yan yana oturuyor, aynı projede çalışıyorlardı. Emre dikkatle dinleyen biriydi. Banu konuşurken gözünü kaçırmaz, sözünü bölmezdi.
Bir gün öğle arasında sordu, “Hiç kendin için bir şey yaptığını hissediyor musun?”
Banu gülümsedi. “Çalışıyorum, annelik yapıyorum, eşimle ilgileniyorum… Yetmiyor mu?”
“Ben onu sormadım,” dedi Emre.
O soru Banu’nun beyninin içine adeta perçinlendi. Mesajlaşmalar başladı. Önce işle ilgiliydi. Sonra gece yarısı gelen bir mesaj her şeyi değiştirdi:
“Şu an ne düşünüyorsun?”
Banu uzun süre telefona baktı. Sonunda yazdı: “Bazen hayatın çok düzenli olduğunu.”
Emre cevap verdi: “Düzen bazen korkunun diğer adıdır.”
O gece Banu uyuyamadı. Bülent yanında huzurla uyurken onun yüzüne baktı. İçinde bir suçluluk kıpırdadı. Ama aynı anda kendini heyecanlı hissettiğini de fark etti.
Bir akşam Emre’yle buluşmaya karar verdi. Kafede karşı karşıya oturduklarında kalbi hızlı atıyordu.
“Bunu yapmamalıyım,” dedi Banu. “Ne yapıyoruz ki?” diye sordu Emre.
“Bir sınırın kenarındayız.”
“Geçmek istiyor musun?”
Banu cevap vermedi.
Uzun bir sohbetten sonra Banu eve dönerken kendini farklı hissediyordu. Sanki bir kapı aralamıştı ve geri dönmek kolay değildi.
Bülent değişimi fark etti. Banu’nun gözlerinde uzak bir ifade vardı.
“Bir şey var,” dedi bir akşam. “Benim bilmediğim bir şey.”
Banu önce inkâr etmek istedi. Ama yorulmuştu. “Birine karşı bir şey hissediyor olabilirim,” dedi yavaşça.
Bülent’in yüzü soldu.
“Fiziksel mi?”
“Hayır. Ama belki daha kötüsü.”
“Duygusal mı?”
Banu başını salladı.
O an Bülent’in içindeki güven duvarı çatladı.
“Bunca yıl… Sadakat dediğimiz şey bu muydu?” dedi.
“Sadık kaldım,” dedi Banu. “Ama kendime değil.”
“Ben sana yetmedim mi?”
“Bu mesele yetmek değil,” dedi Banu. “Ben değiştim.”
Bülent’in sesi titredi.
“Peki ben ne oldum? Bir alışkanlık mı?”
Banu ağladı.
“Hayır. Sen hayatımdaki en gerçek şeysin. Ama belki de biz birbirimize gençliğimize sadık kaldık. Şimdi o insanlar yok.”
Aileler devreye girdi. Tepkiler ağırdı. “Bir heves için yuva yıkılmaz,” dendi. “Çocuğunuzu düşünün,” dendi.
Ama en ağır cümle kızlarından geldi. “Anne, babamı bırakacak mısın?”
Banu diz çöktü. “Seni bırakmıyorum güzel kızım.”
“Babamı seviyor musun peki?” Banu sustu.
“Seviyorum,” dedi sonunda. “İkimiz de birbirimizi seviyoruz ama sevgi yetmiyor her zaman.”
Kızlarının gözleri doldu. “Ben ikinizi de istiyorum ama.”
O cümle, ikisinin de içini parçaladı.
Evliliklerini kurtarmak için terapilere başladılar. Bir seansta terapist sordu:
“Sadakat sizin için ne?”
Bülent hemen cevap verdi. “Vazgeçmemek.”
Banu düşündü. “Kendini inkâr etmemek de sadakat olabilir mi?”
“Yani?” dedi Bülent.
“Yani bir ilişkiye sadık kalırken kendi içindeki sese ihanet ediyorsan ne olacak?”
Bülent o an ilk kez şunu düşündü: Belki de ben sadakati bir zırh gibi kullandım. Hiç risk almadım. Hiç sarsılmadım.
Ama kırılan bir şey vardı. Güven geri dönmedi. Aylar süren çabadan sonra karar verdiler. Bu karar bir patlama değildi. Yavaş bir çözülmeydi.
Mahkeme çıkışında Bülent sordu: “Onunla birlikte olacak mısın?”
Banu başını salladı. “Bilmiyorum. Belki de mesele o değildi.”
“Peki neydi?”
“Canlı hissetmek,” dedi Banu. “Kendi sesimi duymak.”
Bülent uzun süre sustu. “Ben seni hep mutlu ettiğimi ve koruduğumu sandım.”
“Korudun,” dedi Banu. “Ama insan korunurken değişiyor bazen.”
Yolları ayrıldı. Kızları için yan yana kalmayı öğrendiler. Ama artık eş değillerdi.
Bülent bir gece yalnız otururken düşündü:
Sadakat, sevmenin bir yolu muydu? Yoksa kaybetmemek için tutunduğum bir korku mu?
Banu ise başka bir evde kendi sessizliğiyle baş başaydı. Özgürlük sandığı şey bazen yalnızlık gibi geliyordu.
Ve ikisi de şunu anladı: Sadakat ne tamamen özgürlüktü ne de tamamen tutsaklık. İnsan, daima, “Değişmedim,” diyerek en büyük yalanı başkasına değil, kendine söylüyordu.



