Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Hoş Geldim!

Kaybolmuştum. Yaşadığım hayat bana ait değildi sanki. Her günün sabahında biraz daha uzaklaşıyordum kendimden. Eksildiğimi hissediyordum zaman zaman ama asla kabullenmek istemiyordum bu durumu. Bir filmin içinde yaşıyor gibiydim. Bazen seyirci moduna geçip dışarıdan izliyordum yaşantımı. Kimdi bu kadın? Ben ben değildim! Ne olmuştu da bu kadar mesafe girmişti benliğimle benim arama? Nasıl bu denli yabancılaşmıştım? Nerede unutmuştum kendimi? Madem hikâyemin başrol oyuncusuydum, senaryosunu da ben yazmalıydım. Ama ben ne yaptım? Aynı sahneleri paylaştığım üçüncü, hatta dördüncü karakterlerin memnuniyetlerini ön planda tutup türlü rollere büründüm. Meğer ben kendimden verdikçe yavaş yavaş tükenirken, onlar da sinsi sinsi alışıyorlarmış almaya benden.

Onca çaba ne içindi? Yıllar yılı katettiğim yollarda güçlü, sapasağlam ve dimdik ayakta olmalıydım hep. Çünkü böyle olmam gerektiği öğretilmişti. Yorulmuştum artık başka rolleri oynamaktan. Bir de erteleme mevzusu vardı. Her gün kendimi yarına erteliyordum, tıpkı dün de bugüne ertelemiş olduğum gibi. Bir gün gelecek, o yarını göremeyecektim. Kaçınılmaz sona varmadan önce, içine hapsolduğum labirentin çıkış yolunu bulmalıydım.

Öyle bir noktaya varmıştım ki; ben benliğimden, benliğim benden fersah fersah uzaklaşmıştık. Parçaları kaybolmuş bir yapboza dönüşmüştüm. Kimi zaman ite kaka verdiğim mücadelelerle zar zor onardığım parçaları, çoğu zaman maalesef yine kendi ellerimle bozmuştum. Geçen yıllar içerisinde parçalarım oraya buraya saçılmışlardı. Beni ben yapacak o eksik parçaları nasıl toparlayacaktım acaba?  Sahi, bana ait diyebileceğim bir hayatım kalmış mıydı? Geçmişteki benden kalan kırıntılarla yaşamaya alışmıştım çoktan, ne acı…

Ben, keyfim ve kâhyası şeklinde devam etmeliydik yolumuza. İyi de hangi yoldu bu? En son ne zaman gerçekten istediğim yollara gitmiştim? Hep bir bahane, hep bir engel çıkmıştı önüme. Ya da kendimce yaratmıştım o bahaneleri ve engelleri. İnsan en büyük kötülükleri kendisine yapıyormuş aslında.

Artık zamanı gelmişti, ördüğüm o kozadan çıkmanın. İçimdeki kelebekleri azat etmeliydim. “Nereden başlamalıyım?” diye düşünürken dalmıştım yine düşünceler girdabına. Bu kez içinden çıkamayacağım kadar derinlere inmiştim. Uzun zamandır savaşıyordum kendimle, özlediğim eski beni bulmak için. Arada bir galip çıkıyordum kafamın içindekilerle girdiğim savaştan ama hayat telaşının içerisinde ekseriyetle kaybeden taraf oluyordum. Söz verdim kendime; bir daha kapımdan içeriye almayacaktım beni benden alanları.

O sırada telefonum çaldı. Arayan, liseden arkadaşım Sevda’ydı. Çok sık görüşmezdik onunla, daha doğrusu ben görüşmeyi pek tercih etmezdim. “Neden aramıyorsun, hayırsız!” diyerek başladı konuşmaya. Hep yapardı bunu. Ben onu aradığımda da aynı sorguyla başlardı konuşma. “E, ben aradım ya!” dediğim an konuyu değiştirir, sıralardı dertlerini, benim derdim yokmuş gibi. Sen nasılsın? diye sorduğunda tam bir şeyler anlatmaya çalışırken de lafı ağzıma teper, konuyu başka yerlere çekerdi. Yine başladı eşinden, çocuklarından, ev içi sorunlarından dert yanmaya. Dinledim, dinledim, taramalı tüfek gibi peş peşe sıralıyordu yine.

Bir noktadan sonra dinlemeyi bıraktım ve başladım düşünmeye: Neden şu an bana ait olmayan ve içimi daraltan hikâyeleri dinliyordum ki? Şikâyet hattı mıydım ben? Terapist miydim? Bunu kendime neden yapıyordum? Tek tarafın mutlu olduğu, toksik bir ilişkiydi bu. Bir enerji vampiriyle vakit öldürmenin sürdürülebilir bir yanı da yoktu. Tam da o an konuşmaya son noktayı koymaya karar verdim ve lafını keserek:

“Sevda, kafamın içi kazan gibi zaten ve dediklerini algılamakta güçlük çekiyorum. Bunları sonra konuşalım mı?” dedim. Sevda biraz bozuk bir ses tonuyla: “Tamam canikom, arayı açmayalım ama.” dedi ve kapattık telefonu. Merak edip nedenini sormadı bile. Tarifsiz bir rahatlama ve huzur sardı o an içimi. İşte buydu! Gereksiz olanlardan arınarak çıkmalıydım eski beni bulma yolculuğuma.

Zihnimde prangalardan sıyrılma senaryoları cirit atarken, vitrinimde mutlu bir ben görüntüsü vardı. Zırhımdı belki de taktığım maskeler. Sahte tebessümler öyle bir yerleşmişti ki yüzüme… Nasıl bir surat ifadesiydi bu? Sık sık kendimi gülümserken yakalayıp, şu an neden gülümsüyorum? diye anlık bir iç hesaplaşma yaşıyordum. Aslında bir sevinç ve huzur kıpırtısı vardı ruhumda ve bu mutu mutluluğa dönüştürmem şarttı. İç sesimle yaptığım tartışmaların zirvede olduğu bir gün kararımı verdim. Geçtim aynanın karşısına, başladım aynaya yansıyan diğer benle konuşmaya:

“Tamam, yeter bu kadar! Vakit kendini bulma vakti. Sen seni kaybettiğinde senden başka hiç kimse bulamaz seni! Şimdi atmalısın o adımı!”

Evde beni bekleyen günlük rutinleri, içten içe bir suçluluk duygusu yaşayarak, bir kenara bıraktım. Beni çepeçevre sarmış olan zincirin ilk halkasını kırarak düşecektim yola. Kahvemi koydum. Sorumlulukları ertelemenin verdiği o anlamsız vicdan azabının yerini tatlı bir huzur almıştı. Suratımda beliren sıcacık tebessüm, buz tutmuş yüreğimi ısıttı. Hayatımın bitmeyen kışı bitecekti nihayetinde. Ruhuma düşen cemreyle çoktan gelmişti baharım. Artık taşımakta zorlandığım, zaman zaman altında boğulduğum o ağır yorganı yavaş yavaş atacaktım üzerimden.

Nereden başlamalıydım bu arayış yolculuğuna? Aldım kâğıdı kalemi elime. Şöyle bir düşündüm devirdiğim seneleri. Onlarca yıl kendim için neler yapmıştım? Düşündüm, düşündüm, yazdım. Üç beş satırdan sonrası boşluk! Tekrar zorladım zihnimi. Düşündüm, düşündüm, ama nafile! Yazacak bir şey gelmiyordu aklıma. Çünkü yoktu. Heba ettiğim yıllarım için kızdım kendime. Hayatı hep başkaları için yaşamış olduğumu sonunda itiraf edebilmiştim kendime. Bravo bana! Ne zaman gideceğimi bilmediğim bu âlemdeki serüvenim bu şekilde bitmemeliydi. Uyanmalıydım artık daldığım anlamsız uykudan. Hayatımın rotasını değiştirerek orijinal versiyonuma döneceğim bir adım atmalıydım. O ilk adımı attıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecekti, biliyordum.

Çocukluğum geldi aklıma: Küçücük dünyasına sığdıramadığı hayallerini ve düşüncelerini, minik elleriyle sayfalara dökerdi o masum çocuk. Hep bir şeyler karalardı; şiirler, yazılar, hikâyeler… Okuma yazmayı yeni öğrendiği dönemlerde ruhunun sınırlarını zorlayan kare bulmacalar hazırlardı. Başucuna koyduğu defterine rüyalarını not alırdı. Yıllar geçmiş ve büyümüştü çocuk. Dünya ne zaman dar gelse, kâğıdına ve kalemine sarılır, sonsuzluk evrenine giriş yapardı. Sonraki yıllarda dönem dönem yazmaya devam etti. Hayata karışma zamanı geldiğindeyse geçmişin kırıntıları ile dolu sayfaları bir çekmeceye koydu. O sayfalarla birlikte ruhunu da o çekmeceye hapsetmiş olduğunu seneler sonra fark edecekti.

Neden bırakmıştım ki yazmayı? Oysa ne çok severdim kendimle baş başa kaldığımda satırların içinde kaybolmayı. Yazdıklarım o çekmece köşesinde, kış uykusundaki eski defterlerin yapraklarında uyanmayı bekliyorlardı. Tıpkı benim gibi… Nasıl da bilmeden nadasa bırakmıştım kendimi. Çocuksu bir sevinçle çıkardım onları ait olmadıkları karanlıklardan. Sararmış sayfaları çevirdikçe fark ettim; kayıp parçalarımın çoğu o yazıların içinde gizliydi. Özlediğim gerçek tebessümle karşıladım kendimi. Ne tuhaf, uzun zamandır ilk kez içten gülmüştü yüzüm. Beni bana götürecek yol haritasını nihayet bulmuştum. Kâğıdı kalemi elime aldım, başladım kelimelerle dans etmeye. Ruhum bembeyaz sayfalara akarken, her cümlede her kelimede biraz daha yaklaşıyordum benliğime. Nefes alabiliyordum artık. Sonunda ait olduğum yere, evime dönmüştüm. Kalemimden dökülen ilk cümle şuydu: “Hoş geldin!” dedim kendime…                                    

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
E. Burcu Bilgili
E. Burcu Bilgili
Eğitim hayatına TED Ankara Koleji’nde başladı. Bir dönem Bilkent Üniversitesi’nde okuyup COPE Sertifikası (İngilizce Yeterlilik Sertifikası) aldıktan sonra Farsça öğrenme hevesiyle gittiği Ankara Üniversitesi, Fars Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. 1999 yılından bu yana pek çok alanda ‘Mütercim-Tercümanlık’ (İngilizce-Türkçe ve Türkçe-İngilizce) yaptı ve yapmaya devam ediyor. Geçen yıllar içerisinde yüzlerce şiir, onlarca deneme yazısı, öykü ve hikâyeler yazdı. Son olarak 2025 yılının başında, şu an basım aşamasında olan, George Orwell’in ‘1984’ adlı romanını İngilizceden Türkçeye çevirdi. Onun için çeviri yapmak, bulmaca çözmek gibi ve yazmak en iyi terapi.

POPÜLER YAZILAR