Tortu sözcüğü ilk anda dibe çöken, geriye kalan, bırakılası, atılası, vazgeçilesi, asıl kısmının alınmış kalanın kullanılmaz olduğu hissini veriyor. Ancak baktığımız şey zaman, yaşananlar, ilişkiler, kısaca insan olduğunda tortu başkalaşıyor.
Bu ayki temamız, Selçuk Baran’ı ve tüm eserleri boyunca insanın içinde biriken tortuların izini sürüşünü anımsattı bana. Baran’ın karakterlerindeki tortu (gerçekte de) geçmişin bir artığı değil.
Öykü ve kitap, adını Baran’ın en temel felsefi çıkarımından alıyor:
“Elimizde kalanlar yaşadığımız günlerin bir tortusudur. Şu gün ne veriyor, bilmiyoruz. Yıllar sonra tortusunu tadınca bileceğiz”
Öncelikle kitabın bendeki tortusu ile başlamak istiyorum.
Kitabı elime aldığımda, her bir yeni kitap elime alışımda olduğu gibi, beklentilerim vardı. Bu ummaklar beni bir beklenti izleğinin içine sürükledi.
“Geçmiş sadece olmuş olaylar demek değildir; olmuş olabileceklerin bağlamında olmuş olaylar demektir.” H. Trevor- Roper
Tortu kitabı, insanın yaşama dair çok da büyük olmayan beklentilerinin zamanla nasıl aşınıp geçmişin gölgesinde birikmiş hayal kırıklıklarına dönüştüğünü incelikle işleyen, gelip geçen hayatların hüznünü anlatan sarsıcı bir Selçuk Baran yapıtı.

Sessizliğe Sığınan Yazarlık Tutumu: Bir kitabı elimize aldığımızda ilk beklentimiz, yazarı tanıyor olmaktır. Selçuk Baran dönemdaşları kadar tanınmamış.
Baran, 1970’lerde, Türk edebiyatına hâkim olan “toplumcu gerçekçilik” akımından uzak durmuş, sanatın “insan” merkezli olması gerektiğini savunmuş. Siyasi çekişmelerin çok yoğun olduğu yıllarda, ideolojik söylemlerin dışında kalarak insanların iç dünyalarına, gündelik yaşamlarına, ilişkilerine odaklanması, eserlerinin o dönemde hak ettiği ilgiyi görmesini engellemiş.
Türk sanatçısının yaşadığı “korkunç yalnızlığı” bizzat deneyimlemiş bir yazar Selçuk Baran. Yazarlığını okuyucuyla buluşturmakta zaman zaman zorluk yaşamış, 1994 yılında “başarısız bir yazar” olduğunu söyleyerek yazmamaya karar vermiş. Hayatının son yıllarını bu bilinçli sessizlik içinde geçirmiş. Yazarlık hayatının tortusu onun için bu kadar olumsuz bir geriye kalanken bugün çok fazla okur Selçuk Baran’ın hakkını geç de olsa vermekte.
Tortu Kitabının Edebî Yapısı: Kitapları okumaya başladığımızdaki beklentimiz tür olarak ne okuduğumuzu (anlaya)bilmektir. Beni şaşırtan, bu kitapta beş roman bölümü gibi okunabilecek öykülerle karşılaşmaktı. Yani beklentimin çok üstünde, beni zenginleştiren bir edebi yapıya sahip Tortu Romanı.
Kitap, her ne kadar beş ayrı öyküden oluşsa da tüm bölümler, Halim adlı tek bir karakterin çocukluğundan yaşlılığına uzanan hayatını ve gelişimini izlemekte. Bu nedenle bir roman (özellikle bir Bildungsroman / Oluşum Romanı) olarak da okunmakta.
Beklenti İzleği
Selçuk Baran’ın Tortu adlı eseri, beklenti izleği üzerinden incelendiğinde, bunu karakterlerin gelecek tasarımlarında, sistemin bireye dayattığı rollerde ve Aziz Augustinusçu anlamda “zamanın zihinsel uzanımı” nda işlendiğini görüyoruz.
Bir “Oluşum” Tasarısı Olarak Beklenti
Tortu, başkarakter Halim’in çocukluğundan yaşlılığına uzanan bir Bildungsroman (Oluşum Romanı) olarak kurgulanmış. Bu türün doğasında, genç kahramanın hayata atılırken taşıdığı gelecek beklentileri ve kişiliğini kurma mücadelesi yer alır.
- Arayış: Halim’in sıradan dünyasında tüm kasaba halkı ne olduğunu tam şekillendiremedikleri bir beklenti içindedir. Kasabadan kente geçişiyse, aslında kendi “insan olma” hikâyesini tamamlama ve daha iyi bir yaşam kurma beklentisi üzerine kurulu. Hepimiz gibi, bugün gibi.
- Hayal Kırıklığı: Ancak bu süreç, klasik gelişim romanlarının aksine, kahramanın beklentilerinin sönümlendiği ve toplumsal yapı (Arif Hikmet Bey’in düzeni) tarafından yutulduğu bir sürece evrilir. Okurun mutlu son beklentisinde hayal kırıklığı.
Sistemin Bir Aracı Olarak Beklenti: Arif Hikmet Bey
Kitapta beklenti, sadece bireysel bir duygu değil, totaliter sistemin rıza üretmek için kullandığı bir araç.
- Kasaba Tanrısı: Arif Hikmet Bey, kasabalılar için “tek umuttur”. İnsanlar Tanrı’ya yakarırken bile aslında ondan gelecek bir “çağrıyı” beklerler. Bu kolektif beklenti, insanları sisteme bağımlı kılar.
- Geleceğin İpotek Altına Alınması: Halim kente çağrıldığında, onun adına tüm sorular sorulmuş ve tüm yanıtlar verilmiştir. Bireyin tüm hayatı “Büyük Patron” tarafından planlandığı için, öznel bir beklentiye veya düşünceye yer kalmaz. İnsan “fişe takılmış bir makineye” dönüşür. Yıllar, araçlar, değişiyor sistem çok güzel devam ediyor.
Özgürleşme Umudu: Zekiye ve “Başka Bir Biz”
Zekiye karakteri, (bir ölçüde Naciye gibi) sistemin dayattığı bu mekanik beklentisizliği kıran figürdür.
- Alternatif Gelecek: Zekiye, “Başka bir ‘biz’ mümkün” diyerek inanç ve kararlılık üzerine kurulu yeni bir kolektif beklenti inşa eder.
- Kaçış: Halim ve Zekiye’nin sistemden kaçışı, aslında özgürce seçebilecekleri bir gelecek beklentisine doğru atılmış adımdır. Ancak bu adım onları “sivil ölüme” ve sürgüne sürükler.
- “Seçimsizlik Çölü”nde Bir Beklenti Olarak Naciye: Naciye’nin Yeşilhisar’a kaçarak kurduğu iki kişilik, en saf haliyle, “biz”, Halim ve Zekiye’nin daha sonra Arif Hikmet Bey’in sisteminden kaçarak kurmaya çalışacağı hayatın prototipidir.
Augustinusçu Anlamda Beklentinin Tükenişi
Aziz Augustinus’un zaman felsefesine göre gelecek henüz var değildir, ancak zihinde bir “beklenti” olarak mevcuttur. Augustinus, bir eylem uzadıkça “beklentinin azaldığını, hafızanın çoğaldığını” belirtir.
- Zamanın Tortusu: Kitabın finalinde, yaşlı Halim için artık gelecek bir beklenti değil, sadece geçmişin birikmiş acılarıdır.
“Şu gün ne veriyor, bilmiyoruz. Yıllar sonra tortusunu tadınca bileceğiz” ifadesi, beklentinin (geleceğin) yerini ancak o an geçip gidince (hafızaya dönüşünce) kazandığı anlamın trajik bir özetidir.
TORTU
Kitabın son öyküsü Tortu’da anlatıcının sesi ve söylemi geri dönüşsüz şekilde değişir. Öykü, Halim’in sessiz, yüzsüz ve adsız bir müşteriye hitaben konuştuğu bir dramatik monolog biçimindedir. Karşısındaki dilsiz muhatap, aslında bir bakıma okuyucunun kendisidir. Öykü mekânı bir yuva değil, “derme çatma bir yol üstü uğrağı”dır ve Halim’in hayatının geldiği tekinsiz, eğreti noktayı simgeler. Burası gerçek bir lokanta olmadığı gibi, Halim de gerçek bir garson değildir. O sadece masalarla mutfak arasındaki loş köşede gidip gelen bir gölgedir.
Selçuk Baran’ın hem kendi yaşamında hem de başkahramanı Halim’in hikâyesinde “tortu”, yaşanan günlerin sonunda elde kalan hüzünlü birikimi, hayal kırıklıklarını ve zamanın ruhsal izlerini temsil eder. Bu kavram, her iki düzlemde de sönümlenen beklentilerle ve geçmişin ağır mevcudiyetiyle doğrudan ilişkili. Her iki durumda da tortu, hayatın yetersizliğinden, karşılanmayan beklentilerden geriye kalan.
Hayatın anlamı, ertelenen bir anlamdır. Şimdiki beklentilerde değil, ancak o anlar geçip tortuya (hafızaya) dönüştüğünde, yani gelecekten bakıldığında kavranabilmektedir. Anlam yüklediğimiz geleceğe geldiğimizde dönüp gördüklerimiz hayatımızın tortusudur.
Selçuk Baran’ın Tortu adlı eseriyle kurduğum bu derin bağ, kitabın kendi içindeki o hüzünlü süzülüşün aksine, zihnimde ve kalbimde son derece değerli, aydınlık bir iz bıraktı.
Yazarın “keskin çizgilerden kaçınan” ve okuyucudan aktif bir katkı bekleyen o muazzam “iç hayat” tasvirleri, bu eseri sadece bir okuma deneyimi olmaktan çıkarıp insan ruhunun en kuytu köşelerine yapılan şefkatli bir yolculuğa dönüştürdü.
Kitabın temel felsefesi olan “yaşadığımız günlerin tortusu” kavramı, metinde her ne kadar bir ömrün sonunda çöken hüzünlü bir birikim olarak sunulsa da Baran’ın zarif kalemi bende hayata karşı daha bilgece, daha bağışlayıcı, derinlikli bir farkındalık oluşturdu. Halim’in çocukluğundan yaşlılığına uzanan o sessiz oluşum sürecine eşlik etmek, aslında kendi varoluşsal sancılarımıza verilmiş incelikli bir yanıt.
Naciye’nin sisteme karşı sorduğu o “intizamsız sorular” ve çiçekli oyalarında saklı olan özgürlük tutkusu, Selçuk Baran’ın dünyasının sadece karanlıktan ibaret olmadığını, her şeye rağmen insani bir temas arzusunu barındırdığını gösteriyor. Yazarın, okuyucusuna ulaşamamış olmanın verdiği o vakur kırgınlığına rağmen geride bıraktığı bu kitaplar, benim gibi onu geç de olsa keşfeden okurlar için “yalnız kendisi için yeterli” olmanın ötesine geçerek evrensel bir dertleşme alanına dönüştürdü.
Selçuk Baran’ı, onun bu eşsiz yapıtını sevmek, insanın kendi uçurumlarında gezinirken tutunabileceği sağlam bir dal bulması gibi.
Bende kalan tortu; hayata, insana ve edebiyatın iyileştirici gücüne dair sarsılmaz bir sevgi, “hiç kimse” olmanın içindeki o gizli dik duruşa duyulan derin bir saygı.
Selçuk Baran artık benim için “kendi hikâyesinin dışına sürülmüş” bir yabancı değil, zihnimin en mutena köşesinde yer alan, sesiyle ruhumu aydınlatan kalıcı bir dost.



