Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Gayriciddi Bir Okuma: Gelecek Kaygısının Parçaladığı Sadakat Vicky, Cristina, Barcelona

Refah toplumunun 2000’li yılları bulan gösterişli yükselişi, 11 Eylül saldırılarının gölgesinde yerini yarına çıkma kaygısı ve dünün kayıplarına bırakmıştı. Amerika’dan dalga dalga yayılan korku iklimi, dünya savaşları sonrası telaşını üretim ve tüketim odaklı bir düzen inşa etmeye ayıran endüstri için oldukça sarsıcıydı. Zira, ulus devletlerin hakim olduğu düzende vatandaşın amacı, devletin geleceği için hareket etmekken egemenlik, bir dünya insanın rızasıyla parçalanıp ve yeniden dağıtılacaktı. Böylelikle globalizasyon tüm değerlerin üzerinde yepyeni bir gerçeklik yaratırken, kuralları da sil baştan yazacaktı. Globalizasyon, insanlığın yanına kardeşçe yanaşıp bir olmayı vaat ederken, özgürlük sularıyla savaş boyalarını sildi ve sınırların kalkacağını kulaklara fısıldayıp gitti. Ona kalırsa böylelikle kimlikler “akışkanlaşacak”, insanlığın kabahatli geçmişi bir yolunu bulup aramızdan sıyrılacaktı.

Ulus devletin disiplininden çıkan insanlık, böylelikle piyasanın disiplinine girdi. Sermaye artık küreseldi. Çok yakın bir geçmişte monarkları koltuğundan eden halklar, demokrasiyle huzur bulmayı düşlerken, özgür iradenin yerini büyük ticaret adamlarının gölgesindeki çok uluslu şirketler aldı.

Savaşlarda vatanı için elindeki avucundakini feda etmekten çekinmemiş, hatta ailesinden olmuş milyonlar için yoksulluk bir kadere dönüşmüşken, yeni dünya düzeni çok uluslu şirketlerin her bir katmanında kendisine yer bulacak, birbirinden “özel” kimseler için istihdam sağlamaya başlamıştı. Bunun öncesinde mavi yakalarla üretim döngüsünün içinde yer bulan ve serbest zaman dahilinde kazancıyla “yeterince” tüketimde bulunamayanların yerini bu kolalı, bembeyaz yakalı kimseler alacaktı. Kimsenin harcama yapmadığı bir dünyada elbette durmaksızın üretim yapmanın bir anlamı olamazdı. 11 Eylül saldırılarının ardından güven ortamını yitirmiş, korku ve kaos ikliminde sürüklenen bu dünyada ortaya çıkan yeni düzende, “Ben de varım!” demek isteyen, “Bir daha mı geleceğiz dünyaya, elbette yaşayacağız,” şeklinde sloganlar atan kimseler için alternatif bir satın alma biçimi inşa edilmeliydi. Onlar ki tarım toplumunun torunları, peşi sıra mavi yakalıların çocuklarıydı. Aslanlar gibi diplomalarını almışken elbette aileleriyle aynı düzende yaşamayı hak etmiyorlardı.

Bir elimize Cosmopolitanlarımızı, diğerine magazin dergilerimizi aldığımız ve yalnızca gözlerimizle takip ederek düşünce yolculuğuna çıkabildiğimiz bu yazıda 2000’lerin steril dünyasının sonunu getiren fikri konuşacağız. Bir fikir ki kısacık bir zamanda dünyalılara cenneti bahşetmiş ve bir anda ayaklarının altından bastıkları zemini çekivermişti: “Yatırım Bankacılığı” ve “Mortgage Sistemi”.

Yeni dünya düzeninde, sistemin bir çarkı da siz olmak istiyorsanız bu yeni yaşam düzenine topyekûn uyum sağlamalıydınız. Giyiminizden, yediklerinize, kullandığınız dilden, oturduğunuz semte hatta arkadaş seçimlerinize değerinize değer katacak biçimde daha “ustaca” karar vermeliydiniz. Profesyonel dünyanın profesyonel kuralları harcama kalemlerinin sayısını katlayadursun, elde avuçta olanın apaçık belli olduğu bu yeni çalışma düzeninde, insan olmaktan ileri gelen ihtiyaçlara ayrılacak kısım günden güne azalıyordu. Yani ya dip boyanızı taze tutacaktınız ya da bir ev sahibi olacaktınız. Ayrımlar bu kadar keskinken iş yerine evinizin tapusunu götürüp sükse yapamayacağınızı fark ettiğiniz anda, elbette seçimlerin en doğrusunu yapıp dip boyasını önceliklendirecek, hatta peşine tatlı bir kız gecesi organizasyonu yapmayı “tercih edecektiniz”. Hem böylelikle Louis Vuittonlarınızla kızları da tanıştırabilirsiniz. Böylelikle artık nesneleri değil, yaşam biçimlerini tüketir hâle gelebileceksiniz.

Fatura öder gibi mülk sahibi olacağınız yeni bankacılık düzeni, harcamalar içinde sürüklenen “modern” insanın derdine hızır gibi yetişmişken, günden güne yarınları muğlak ama hayatta kalması, hatta doya doya yaşaması pek bir kolay olan dünyada, kaygısız ve “akışta” süren ömürlerin anlamı, ışığı yavaşça sönen bir gaz lambası gibi azalarak yok oluyordu. Uğruna nice fedakârlıklar yapılan hayatlar, aşklar, evlatlar, ana-babalar… Dişten tırnaktan arttırılıp alınan evler, topraklar… Evlenince evlatları seve seve kullansın diye atadan, dededen miras işlemeler, annelerin biriktirip kenara koyduklarıyla alınıp güzel günler için sakladığı çeyizler… Her şey satın alınabilir! El emeği, göz nuru artık yok. Sevip, saymaya değer birileri de yok. Her şey satın alınır, her şey bir şeyleri satın almak için yapılır. Böylelikle saygı, sevgi, anlayış ve bilumum güzel his ve davranış yalnızca bir sebeple hiyerarşik olarak üstte bulunana gösterilecek hâle gelmişti. Çünkü bu yeni ve pek güzel (!) dünyanın iyilerinden olmanın yegâne ölçütü, kaynağının ne olduğundan bağımsız, cebinize giren para ve o paranın orada olduğunu el aleme hissettirecek türde yapacağınız harcamalardı.

İkiz kulelerden dünyaya kalan puslu, gri, tozlu, leş gibi bir hava hakimdi şimdi dünyaya. Yarınlarımızı bilemezdik, dün de dünde kalmıştı. Öyleyse?.. Yaşamak lazımdı, şimdi!

Tam da bu zamanda kapıyı çaldı Woody Allen. Lehman Brothers’ın iflasıyla 2008’de dünya piyasaları tekrar alt üst olmadan, ancak yumurtanın kapıyı çalacağı herkes tarafından bilinirken… Bu dünyada hiçbir şeyin mutlak sahibi olamayacağı insanoğluna tekrar tekrar öğretilmişken.

Vicky, Cristina, Barcelona (2008), yazılıp çizilenlerin aksine bir romantik komedi, drama olmaktan oldukça uzak bir yapım. Vicky Cristina Barcelona, 2001- 2008 arasının borçla güven üretmeye çalışan, riskten kaçınan, ilişkileri bile geleceğe ipotek eden ruh hâlini görünür kılar. Yönetmen, 2000’li yılların eğitim kasetlerinden aşina olduğumuz bir biçimde seslenir seyircisine. Oldukça didaktik bir voice-over tüm film boyunca eşlik eder. Bu işleyiş, filmin bir şeyler öğretmeye dair bir derdi olduğunu anlamamız için yeterli olacaktır.

Bu filmde, pek düzenli hayatının olağan akışında, Katalan kültürü hakkındaki yüksek lisans eğitimine katkıda bulunmak için, araştırma yapmak üzere Barcelona’ya gelen Vicky’yle ona eşlik eden maceraperest arkadaşı Cristina’nın hayatlarından, farklı bir dünyayla temas ettikleri, yazla karışık bir zaman dilimine şahit oluyoruz.

Vicky, hayatı bildiği değerler ve sabit kurallar çerçevesinde yaşıyor ve elbette bu seyahatte de akrabalarının yanında kalmayı seçmiştir. Risk almaktan uzak geçirdiği hayatını, herkes tarafından kolaylıkla onaylanabilecek bir eş adayı olan Doug’la birleştirecektir. Vicky romantik bir birlikteliğin değil, akılcı bir evliliğin yolunda ilerlemektedir. Dönemin belirsizliklerle dolu, hayatta kalmanın ihtiyaçları karşılamaktan çok daha büyük anlamlara gelen yeni karşılığında Vicky, konforlarının yerini sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

Neoliberalizm bireyi kendi hayatının girişimcisi yapar. Vicky için evlilik, duygusal bir Mortgage olmaktan farklı bir anlama gelmez. Sadakati de geleceğini garantiye alma çabasıdır. Vicky’nin, film boyunca klasik bir ev hanımı olarak kodlanır. Eğitimlidir ancak almış olduğu bu eğitim kültüreldir ve ona iş dünyasında kapılar açmayacaktır. Bekâr olarak geçireceği süre bu eğitimin süresiyle sınırlıdır. Fiziksel olarak bir kusuru yoktur ama insanların dikkatini çekecek kadar çekici değildir. Vicky toplum içinde nişanlı bir genç hanımdan beklendiği biçimde davranır ve kelimenin tam anlamıyla işine gücüne bakar. Sıklıkla kendisini, kabına sığmayan arkadaşını dizginlemeye çalışırken bulur.

Cristina’nın yuvarlak hatları olan, gösterişli bir bedeni ve oldukça çapkın bir görünüşü vardır. Ezcümle, caziptir. Hayat çizgisini, onu kendi akışına dahil eden kimselere göre belirler. Kendisi için tasarlamış olduğu bir gelecek planı ya da onu bir biçimde bağımlı kılan sorumlulukları yoktur. Cristina, dünyaya neredeyse yalnızca aşk yaşamak için gelmiştir. Sözleri ve davranışlarıyla sıklıkla bunun altını çizer. Hayatında yer alan hiç kimseyle koparılamaz bağları yoktur. Cristina’nın sadakatsizliği ahlaki değil, tüketimseldir.

Konakladıkları evin sahiplerinin davetiyle gittikleri bir resim sergisinde Cristina’nın göz hapsine aldığı Juan Antonio’yla tanışırlar. Bu tanışma Cristina’nın çabaları ve Juan Antonio’nun ilgisiyle ilk andan itibaren bu üç kişiyi var oluşuna esir edecektir. Juan Antonio yeni boşanmış bir ressamdır. Eşinin kendisine şiddet göstermesi sebebiyle gerçekleşen ayrılıkları, tüm sanat camiasının dilindedir. Juan Antonio, Vicky ve Cristina’yla tanıştığı andan itibaren eski eşi, Maria Elena’yı dilinden düşüremez. Maria Elena bu sohbetlerin içinde yalnızca kendisinden bahsettiren biri olmanın oldukça ötesinde görünmektedir. Üstelik Juan Antonio eski eşinden bu sıklıkla söz ederken bir yandan, bu iki hanımın her ikisiyle de aynı anda ilgilendiğini ve her ikisini de aynı ölçüde beğendiğini açıkça söyler. Vicky, mizacı gereği bu duruma büyük bir tepki gösterse de Cristina’nın ne olursa olsun Juan Antonio’yla seyahate gitme isteğinde ısrar etmesi üzerine onlara eşlik eder.

Cristina’nın hasta olmasıyla baş başa kalan Juan Antonio ve Vicky yakınlaşır. Bu yakınlaşma Juan Antonio’nun tercihiyle o geceyle sınırlı kalacaktır. Vicky, Juan Antonio’ya duygusal ve tensel olarak çekiliyor olsa da bu bohem adam onun için oldukça riskli bir yatırımdır. Henüz yirmilerinin başında ve daha önce ona biçilen kaderin dışına çıkmamış, her katmanıyla gerçek hayatla yüzleşmemiş bir genç hanım olan Vicky, bu rüzgâra kapılıp gitmeye pek hevesli olsa da bu durum onun için seyircinin çerçevesinden bakıldığında yalnızca “sıkıcı bir hayatın içinde rast gelinen büyülü bir deneyim” olarak kalacaktır.

Bunun yanında Cristina’nın iyileştiği ve hayata karıştığı andan itibaren Juan Antonio onunla ilgilenmeye başlar. Cristina bu büyük maceraya dört kolla sarılır ve aceleyle ressamın evine taşınır. Juan Antonio, bu süreçte Vicky’e birlikte olması gereken kendisine “uygun” olan kadının Cristina olduğunu hatırlatacaktır. Cristina’yla birbirlerine yeterince alışmışken intihar eden ve parasız kalan eski karısı Maria Elena’nın yeniden ona ihtiyaç duymasıyla Juan Antonio’yla evini bu iki hanımla paylaşmaya başlar. Başlangıçta bunu pek yadırgayan Cristina, süreç içinde duruma alışır. Aynı evin içinde, çağın imkânlılıkları dahilinde oluşan bu tuhaf zorunluluğu gözledikçe, Maria Elena’yı daha yakından tanıma imkânı buluruz.

Maria Elena oldukça yetenekli bir ressamdır ve Juan Antonio’yu çekirdekten yetiştirmiştir. Bir sanatçı olarak onu var etmesinin, hatta sanat anlayışıyla ona yol göstermesinin yanında, yetişkin olmaya dair neredeyse tüm yetileri ona Maria Elena kazandırmış, hayat içinde sağlıklı temaslar kurmasını sağlamıştır. Juan Antonio’nun sadakati arzudan değil, borçtan beslenir. Bu ilişki, içinde bulunanların sırtına yüklediği sadakati, borçlu- alacaklı ilişkisiyle sağlamlaştırmaktadır. Dışarıdan bakıldığında “kontrolcü” görünen Maria Elena, hayatını inşa ettiği bu adamdan bir türlü kopamayan, onunla bağımlılığı temel alan bir ilişkide kendisine yer bulan bir kadın olarak, hem o adamın varlık sebebi hem de en büyük düşmanıdır. Sanat dünyasında bir kadın olarak, el verdiği Juan Antonio kadar ses getiremez, Juan Antonio’nun dünyasında bir kadın olarak beklediği değeri göremez. Bu sebeplerle geçmişte saldırganlık gösterip eşine zarar vermiş ve neticesinde boşanmışlardır.

Eski kocasının Cristina’yla beraber olduğunu gören Maria Elena, Juan Antonio’yla kurduğu ilişkiyi Cristina’yla inşa etmekten çekinmez. Hayatın içinde Juan Antonio ve Cristina’dan farklı olarak, tavrını daha keskin ama güçlü bir yerde tutmaktadır. Böylece savrulup giden ya da kendisinin böyle olduğunu düşündüğü insanları kolayca etkisi altına aldığını düşünür ve böylece bu iki kişiyle aynı evin içinde üçlü bir aşk ilişkisi yaşamaya başlar. Maria Elena, kendi kontrolünde ve kendi kurallarında bir ağ ördüğüne inanırken, daha öncesinde Juan Antonio’nun ona yaptığı gibi, bu defa da Cristina tarafından terk edilir. Yine aynı öfke nöbetleri ve acılardan geçen genç kadın, bu defa yanında yamacında kalan birine sarılabilmenin konforunda ve yine aynı ilişki döngüsünde kalakalacaktır. 

Filmin sonlarına doğru, sürpriz bir biçimde evlendiği nişanlısına sadakat göstermediği için fena hâlde suçluluk duyan Vicky’nin gönül sancılarıyla karşı karşıya kalırız. Klasik Amerikalı ev hanımı prototipini yönetmenin, seyirciye Vicky üzerinden anlatmaya çalıştığını yazının başında sizinle paylaşmıştım. Vicky’nin evinde konakladığı akrabası olan hanımın da eşini aldattığına şahit olmasıyla, evli bir kadının sadakatsizliğinin, aslında bu çağın normali hâline gelmesiyle yüzleştiğini görürüz. Hem zaten Vicky’nin sadakati bir kişiye değil, duygusal riskten kaçınma ilkesine yöneliktir. Bir başka kadın üzerinden de şahit olduğumuz “aldatma eylemi”, bu ahlaki tutumun iyi yetiştirilmiş kadınlara özgü olduğunu anlamamızı sağlar. Başlangıcından itibaren bu durumdan ciddi bir vicdan azabı duyan genç kadın, içine düştüğü bu kötü hâli Cristina’yla paylaşır. Ve film boyunca aşkı, tutkuyu, arzuyu takip ettiğimiz bedene kulak veririz bir anda. Cristina, arkadaşına yalnızca içinden geleni söyler. “Onu beğendiğini söyleseydin, sana bırakırdım.”

İlişkilerin birer “paket deneyim” hâlini aldığı, günübirlik hazların büyük adlarla anıldığı bu dünyada, sadakat öncelikle kişinin öz değerinden koparılmıştır. Aşk iki kişinin arasındaki bir sözleşme değil, kaç kişinin işin içine dahil olduğunu asla bilemeyeceğimiz bir projedir ve sürekli revize edilebilir. Barcelona, kalıcı bağların değil, ertelenmiş hayatların mekânıdır.

Bu hikâye dört karakteri ve özellikle Vicky’nin (Rebecca Hall) hikâyesini konu alıyor olsa da filmin afişinde yalnızca Maria Elena (Penelope Cruz) , Cristina (Scarlett Johansson) ve Juan Antonio’ya (Javier Bardem) yer verilmiş olması, yani Vicky’nin dışarıda bırakılmış olmasından anlayacağımız üzere bu film, yalnız “göze gelir” olanların görünür olduğu bir zamanın anlatısıdır.

 Kaynakça:

  • Bauman, Zygmunt. Akışkan Modernite. Çev. Sinan Okan Çavuş. İstanbul: Can Yayınları.
  • Bauman, Zygmunt. Akışkan Aşk: İnsan İlişkilerinin Kırılganlığı Üzerine. Çev. Işık Ergüden. İstanbul: Versus Kitap.
  • Sennett, Richard. Karakter Aşınması: Yeni Kapitalizmde İşin Kişilik Üzerindeki Etkileri. Çev. Barış Yıldırım. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Lazzarato, Maurizio. Borçlandırılmış İnsan. Çev. Murat Erşen. İstanbul: Otonom Yayıncılık.
  • Harvey, David. Neoliberalizmin Kısa Tarihi. Çev. Aylin Onacak. İstanbul: Sel Yayıncılık.
  • Harvey, David. Sermayenin Muamması ve Kapitalizmin Krizleri. Çev. Sungur Savran. İstanbul: Metis Yayınları.
Zeynep Can
Zeynep Can
Marmara Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema mezunudur; İletişim Bilimleri alanında yüksek lisans yapmıştır. İlgi alanları sinema, gündelik hayat sosyolojisi, popüler kültür ve kadın çalışmalarında yoğunlaşır. Metinlerinde bu alanların kesişimlerini araştırır; bireysel deneyimlerle toplumsal yapılar arasındaki gerilimleri görünür kılar. ‘Sen Bana İnanma’ adlı podcastinde de benzer temaları farklı anlatım biçimleriyle tartışır.

POPÜLER YAZILAR