“To be or not to be, that is the question.”
(Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…)
Âdeta klasik bir sinema örneği olan “Hamnet”, Oscar ödüllü Çinli yönetmen Chloé Zhao’nun imzasını taşıyan, senaryosunu Zhao’nun Maggie O’Farrell ile yazdığı ve O’Farrell’in 2020 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan bir yapımdır. 16. yüzyılın sonlarını anlatan bu film, kurgusal bir hikâye üzerine kurulu olmakla birlikte genç William Shakespeare ile eşi Agnes Shakespeare’in tanışmalarını ve sonrasında yaşadıkları çarpıcı hayatı konu alır. Kurgusaldır; çünkü günümüzde Shakespeare’in biyografisine dair kesin ve net tarihsel bilgilere sahip olmadığımızı, filmin bu gizemli boşlukları sanatsal bir özgürlükle doldurduğunu bilmemiz gerekir.
İleride dünya tarihini değiştirecek oyunlar yazacak olan genç William’ı, eşi Agnes’i, birlikte büyüttükleri üç çocuklarını ve diğer aile fertlerini odağına alan film, natüralist bir bakış açısıyla toprağı önemli bir materyal olarak ön plana çıkarır. Başkarakter Agnes, genişleyen bir ağaç gibi tüm enerjisini ve varlığını doğadan alır. Onun toprakla hemhal olma hâlini, neredeyse her ânını ormanda geçirmesini, doğayla kurduğu kusursuz uyumu ve tüm canlılarla iletişim kurabilme yeteneğini film boyunca hayranlıkla izleriz.
Agnes, filmin feminen bakış açısını ve ana öznesini oluşturur. Yapıt, kadını yaşamla doğrudan bağdaştırarak onu bir anne, yaşamın kaynağı, yaşatan ve büyüten bilge bir konuma yerleştirir. Agnes âdeta ormanın kızıdır; geleceğe ve kader çizgisine ait sezgisel imajları film boyunca çevresiyle paylaşır. Geçmiş dönemlerde “cadı” olarak yaftalanan tüm masum kadınlarda olduğu gibi, filmdeki şahin metaforu da onun hikâyede vurgulanan toplum dışı, mistik gücüne bir göndermedir ve kuşun gökyüzünde süzülüp gözden kaybolması, Agnes’in sevdiklerinin de onun yanından uçup gidişini simgeler.
Film doğal tonların, toprak ve çiçeklerin yarattığı atmosferin tüm enerjisini sunarak, âdeta bundan tam dört asır öncesinde yaşanan tüm bu olaylara canlı gözlerle şahit oluyormuşuz gibi hissetmemize imkân sağlar.
Agnes; gizemli bir mağaranın yakınındaki ormanda, eldiveniyle şahin çağıran ve şifalı otlar toplayan sıra dışı bir kadınken, William Shakespeare ile yolları kesişir. William o dönem, babasının ve ailesinin biriken borçlarını ödemek için kasabada özel öğretmenlik yapmaktadır. William’ın annesi Mary, Agnes’in “orman cadısı” olarak bilinen bir kadının kızı olduğuna ve şifalı otlar konusundaki gizemli, tekinsiz bilgileri ondan öğrendiğine dair söylentilerden bahsetse de bu durum genç adamı engellemez.
William, Agnes’i ormanda ziyaret ettiğinde, genç kadın ondan kendisine bir hikâye anlatmasını ister. William ona mitolojinin en hüzünlü anlatılarından biri olan Orpheus ve Eurydike efsanesini anlatır. Hikâyeyi bilirsiniz: Orpheus, ölen sevgilisi Eurydike’nin ardından yeraltı dünyasına, ölümün lordu Hades’in huzuruna iner. Onun üzüntüsü Hades ile bir anlaşmaya varmasını sağlar: “Ölümün karanlığından çıkıp gün ışığına varana kadar Eurydike, Orpheus’un arkasından yürüyecek; Orpheus asla arkasına bakmayacaktır.” Ancak insani şüpheye ve aşkına yenik düşen Orpheus, tam ışığa çıkacakken arkasına bakar ve o baktığı an, Eurydike’nin silueti bir gölge gibi karanlığa geri çekilerek sonsuzluğa gömülür. Bu hikâyeden derinden etkilenen Agnes, William’ın avucuna bakarak onun için başarılarla dolu, büyük bir gelecek ve ölüm döşeğindeyken yanında olacak iki çocuk sahibi olduğunu öngörür. Çift ilişkilerini tamamlar ve Agnes hamile kalır. Evlenen çiftin ilk çocukları Susanna Agnes’in yuvası olan ormanda dünyaya gözlerini açar.
William, babası John’un, kendisinin el emeği gerektiren işleri reddedip sanata yönelmesine şiddetle karşılık vermesi üzerine derin bir intikam ve kırgınlık hissiyle dolar. İçindeki bu sanat tutkusunu gören tek kişi ise Agnes’tır. Eşinin yeteneğine inanan Agnes, onun bir tiyatro kariyeri kurması için Londra’ya gönderilmesini önerir; kendisi ve Susanna ise Stratford’da kalıp sabırla beklemeyi seçer.
Bir süre sonra tekrar hamile kalan Agnes, doğum sancıları başladığında dışarı çıkmaya çalışır ancak William’ın ailesi nehrin taştığını söyleyerek onu tehlikeden korumak adına evde tutar. Agnes burada ikizleri Hamnet ve Judith’i dünyaya getirir. Ancak Judith görünüşte cansızdır, âdeta ölü doğmuştur. Eşinin bu en zor, resmen ölüm döşeğini andıran anlarında yanında olmamasına üzülen Agnes, dönemin tüm batıl inançlarına ve korkularına meydan okuyarak bebeği sevgiyle kucağına alır, onu sarıp sarmalar ve Judith mucizevi bir şekilde uyanır.
Dönem İngiltere’sinde “Hamnet” ve “Hamlet” isimleri de kilise kayıtlarında birbiri yerine kullanılabilen, aynı kökten gelen isimlerdir.
Çocuklar büyür ve bir gün ikizlerden kız kardeş Judith ölümcül bir hastalıkla mücadele ederken, babasının arkasında bıraktığı tek oğlu Hamnet evine ve kardeşlerine sahip çıkacaktır. Hamnet, kardeşinin zayıf vücuduyla hastalık yüzünden öleceğini hissettiğinde, çocuksu bir masumiyetle ölümün odadaki soğuk varlığını sezmiş ve trajik bir tesadüf gibi Agnes’e William’ın tanıştıklarında anlattığı hikâyede olduğu gibi trajik bir anlaşma yapmıştır. Odadaki karanlığa seslenmiş ve o an hayatının en fedakâr oyununu oynamıştır. Ölümün yönünü şaşırtmak için hasta kardeşinin yanına uzanmış ve onun yerine geçmeyi istemiş, babasının ona sürekli öğütlediği “Cesur ol” sözünü tekrar ederek sabah etmiş; sabah ise ateşler içinde kalarak hayata veda etmiştir.
Oğlunun vefatını öğrenen Shakespeare, insanlık tarihinin en büyük yas ve ölüm trajedisini kaleme almış ve Londra’da oyunu için çalışmalara başlamıştır. Yas hiç konuşulmamış, aile birbirinden uzaklaşmıştır. Anne Agnes, kocasının yazdığı yeni oyunun adının ölen oğullarının adı olduğunu öğrendiğinde ise; büyük bir öfkeyle, evladının hatırasına saygısızlık yapıldığını düşünerek hesap sormak için Londra’daki tiyatroya koşmuştur.
Ancak sahnede gördüğü manzara karşısında içindeki o saf öfke; yerini derin bir hüzne, gözyaşlarına ve sarsıcı bir anlayışa bırakmış; kocası William’ın, gerçek hayatta yetişemediği oğluna kahredici vedasını sahnede gerçekleştirdiğine şahit olmuştur: Kırık dökük bir “Elveda” tiradı ve “Hatırla beni” temennisi ile…
Anne; kalabalığın içinde, orman dekorlarının arasına sıkışmış yüzlerce yabancının ortasında, kendi kederine en yabancı insanların gözleri önünde sahne akarken, gözyaşlarıyla yasın diğer tarafını görmüştür. Kocasının sahnede bir hayalet olarak oğluna seslenmesini, onun yerine geçmesini ve kaderle yaptığı o büyük, sanatsal pazarlığı duymuştur. Gerçek hayatta yetişilemeyen, kurtarılamayan Hamnet sonsuzluğa uğurlanırken, adı dünya durdukça yaşatılacaktır.
“Zaten bütün dünya bir sahnedir; bütün erkekler ve kadınlar da sadece birer oyuncu.”
Bazı büyük vedalar böyledir; bir annenin ve babanın yüreğinden çıkarak dünyanın kalbine emanet edilir.



