Sabahın erken saatlerinde vapur iskeleleri, dünyanın en yalnız yerleridir. Kalabalıkların gürültüsü henüz başlamamıştır. Denizin üzerinde ince bir sis dolaşır, yerdeki taşların arasına geceden kalmış soğuk sinmiştir. Bir iki martı sesi, uzaklardan gelen motor uğultusu ve arada bir yankılanan baca düdükğü sesleri…
Asya iskelenin ucunda duruyordu. Sarı çizginin hemen gerisinde. Elindeki küçük valizi yere bıraktığında çıkan ses, boş zeminde büyüyüp tekrar küçüldü. Sonra her şey yeniden sessizliğe gömüldü. Sadece dalga sesleri kaldı geriye. Şehir henüz uyanmamıştı. Asya ise neredeyse hiç uyumamıştı.
Bir şehirden ayrılmak, bazen bir insandan ayrılmaktan daha zor gelir. Burada on iki yıl yaşamıştı. On iki yıl boyunca aynı sokaklardan yürümüş, aynı metroya binmiş, aynı ofisin ışıkları altında çalışmıştı. Günler birbirine benzeyerek geçmişti. Bazı akşamlar eve dönerken camdan kendi yansımasına bakar ve hayatının ne zaman bu kadar tekdüzeleştiğini düşünürdü. Sonra bir gün, bir cümle her şeyi bitirdi.
“Ben âşık oldum Asya.”
O an sanki hâkim kalemi kırmış, tokmağını kürsüye vurmuştu. Bir dava kapanmış, koskoca on iki yıl, bir dosyanın içine konulup tozlu raflara kaldırılmıştı. Bazı hayatlar, tek bir cümleyle değişir. O gün gökyüzü çok büyüktü. Ama Asya büyüklüğün içinde hem kendisi için bir yer yokmuş gibi hissediyor hem de sanki olduğu yere sığamıyordu. Kalp kırıklığı, gönül yorgunluğu, hayallerinin, anılarının çöpe dönmüş olması onu paramparça ediyordu.
Bir kapı çarptı. Sonra aylar geçti. Çok zor geçti. Evde uzun sessizlikler oldu. Perdeler çoğu zaman kapalı kaldı. Telefon nadiren çaldı. İnsan bazen yalnız kalmaz. Neredeyse dünyadan silinmiş gibi hisseder. Asya da tam böyle hissediyordu. Üstelik en büyük korkusu yalnızlıkken…
Zor oldu. Ama günün birinde o da yalnızlığa alıştı. Çok ağladı, hatta gereğinden fazla. Önceleri delireceğini zannetti. Evi baştan başa adımladı gecelerce. Onun ayak izlerini aradı. Çoktan silinmişti izleri. Kendisi silmişti üstelik, çamaşır sularıyla, anılarını içinden siler gibi silmişti.
Kadınlar mutsuzken ya alışveriş yapar ya kuaföre gider derler. Bir de temizliğe takılanlar vardır. Köşe bucak tozları süpürünce hayatındaki sorunların da süpürüleceğine inanırlar.. Ne yanılgı…
Bir gün yine köşe bucağa girişmişken lise defterini buldu. Sarı kalın kapaklı bir defterdi. Hafifçe sararmış sayfaların arasında gençliğin aceleyle yazılmış cümleleriyle rastlaştı. Defterin sonlarına doğru bir sayfanın ortasında tek bir cümle duruyordu.
“Bir gemiye bineceğim.”
Altında bir kelime daha vardı.
“Bir adaya.”
Asya o kelimeye uzun süre baktı. Gençken insan bazı hayallerin neden kurulduğunu bilmezdi. Gelin görün ki yıllar sonra o cümle insanın önüne karanlık bir tünelin ucundaki ışık gibi çıkabilir.
Ertesi gün bilet aldı. Şimdi burada duruyordu. İskelede. Tuhaf olan şuydu… Adım atamıyordu. İnsan bazen gitmek ister, gitmek en doğrusudur, bilir ama gidecek cesareti bulamaz. Korkar. Korkudan titrer.
Bineceği gemi yavaş yavaş iskeleye yanaştı. İçinden az sayıdaki yolcular uyku mahmurluğuyla indiler. Yanından geçen kadın çocuğunun kırmızı montunu düzeltti. Önü kapanmıyordu belli ki. Bir adam gazetesi kolunun altında gemiye yöneldi. İskeleden dikkatli bir adımla suyun üzerindeki demirden trene bindi. Hayat başkaları için çok kolay ilerliyormuş gibi görünürdü bazen. Asya’ya bakan onun hâlinde de bir tuhaflık bulmazdı. Dışarıdan bakmak böyle bir şeydi. Herkes birbirine dışarıdan bakardı aslında. Bir evin içindekiler hariç. Onlar, yani nefesi paylaşanlar, birbirine dışarıdan bakarlarsa kıyamet kopardı. Asya’nın hayatındaki kıyametin asıl sebebi de buydu belki de. Yoksa “yeni bir aşk” nasıl mümkün olabilirdi ki? Onun aşkı ne ara eskimişti?
Asya hâlâ sarı çizginin gerisindeydi. Bir adım atarsa… Babası geldi o an aklına. Ne zaman başı sıkışsa gidenlerini özlerdi zaten. Bir akşam bir sahil kasabasındaki evde, balkonda otururlarken söylemişti o cümleyi.
“Hayatta ilerlemek için bazen geride bırakman gereken şeyler olur. Kaybetmeyi göze almalısın ki yeniden kazanmaya başlayabilesin.”
O zaman anlamamıştı. Gençken insanlar derin düşünemiyor, her şeyin kendisiyle birlikte geleceğini sanıyordu. Şimdi anlıyordu. Geride bırakmak, insanın en zor öğrendiği şeydi. Aşınmak… Yeni alacağı şekle bilmeden, baştan razı olmak… Zordu ama başarabilirdi. Asya valizinin kulpunu kararlılıkla tuttu. Derin bir nefes aldı.
Bir adım atarsa… Her şey değişecekti. Ancak gitmek her şeyi yok etmek demekti. Anıları, güzel duyguları, tarihi… Ve o, hâlâ kalbinin bir yerinde duruyordu. O, Efe. Adını içinden geçirdiğinde bile göğsünün ortasında bir sızı belirirdi. Bir eli gayri ihtiyari boğazına gitti. Üzerindeki yeşil kazağın yakasını gevşetti. Asya, valizini kararlılıkla tutsa da hâlâ yerinden kıpırdayamamıştı.
On iki yıl önce tanışmışlardı. Henüz yabancısı olduğu bu şehirde bir kitapçıda. Asya raftan bir kitap çekmeye çalışırken Efe de aynı kitaba uzanmıştı. İkisi de gülmüştü. Sonra birlikte kahve içmişlerdi. Klişeydi belki ama onlara göre ikisinin de kitap okumayı, aynı kitabı aynı anda istemeleri klişe olamayacak kadar mucizeviydi. Bir başka gün yürümüşlerdi. Sonra birbirlerinden ayrılmak istememişlerdi. Aşk bazen büyük sözlerle başlamazdı. Aşk bazen karda yürüyüş kadar sessiz ilerlerdi. Bazen de… Ve hiç beklenmeyen bir anda biterdi.
Asya şimdi çizginin gerisinde dururken onu düşündü. Acaba şimdi neredeydi? Acaba bu şehirde miydi hâlâ? Acaba onu hatırlıyor muydu? Efe evden daha o gece gitmişti. Asya’yı onsuz, nefessiz ve terk edilmiş bırakarak. Bir daha görüşmemişler, yasal adımları avukatlar aracılığıyla halletmişlerdi. Asya bir defa olsun onu aramamış, kendine âdeta men etmişti. Kırılan gururunu ayağa kaldırmak istiyordu.
Geminin hareketlenmesini sağlayacak ilk motor sesi o anda geldi. Homurtuya benziyordu. Gemi iskeleden ayrılmak üzereydi. Asya derin bir nefes aldı. Ayakkabısının ucuna baktı. Bir an için geri dönmeyi düşündü. Evine… Tanıdığı sokaklara… Tanıdığı hayatına… Ama sonra bir şeyi fark etti. Bazen dönecek bir yer yoktur. Ani bir kararla adımlarını saymaya başladı.
“Bir.”
İlk adım. Taş zeminde küçük bir ses. Belki de en zoru buydu. Asya başarmıştı. Yeni bir umuda ilk adımı atmıştı.
“İki.”
Valizin tekerlekleri döndü. Devam edebilme gücünü kaybettiği kuytuda buldu. Onun da özgür iradesi vardı. Geç de olsa bu duyguyla yeniden selamlaştı.
“Üç.”
Kalbi biraz daha hızlı atıyordu. “Kültür şoku,” diye düşündü. “Zihin bu kadar cesarete alışkın değil. Ama ben varım, buradayım.”
“Dört.”
Gemiye git gide yaklaşıyordu. Belki de hayallerine yaklaşıyordu. Kalbindeki ağırlık sanki biraz azaldı. Umut etmek ne güzel şeydi. Baharda yüzüne güneşin vurması gibi, sıcacık… Oysa ki sabahın serinliği vardı havada, sulu sepken cinsinden bir serinlik. Yosun kokusuyla karışık, gemi dumanıyla harman…
“Beş.”
Rüzgâr saçlarını savurdu. Yağmurun ilk damlaları yüzüne değdi. Hissetmeyi özlemişti, tüm duyguları, arzuları özlemişti. “Yağmur,” dedi fısıltıyla. Gözlerini kapattı bir anlığına. Çölden suya kavuşuyordu sanki, ağdaki çırpınan kalbi az sonra derinlere kavuşacak gibiydi.
“Altı.”
Sanki görünmez bir şey arkasında kalıyordu. İskelenin diğer ucuna geldi. Ve tam o anda onun sesini duydu.
“Demek gerçekten gidiyorsun.”
Asya dondu. Yavaşça arkasını döndü. Efe, birkaç metre gerisinde duruyordu. Aynı yüz. Eskiye nazaran biraz daha yorgun. Biraz daha olgun. Kara gözlerinde yıllardır değişmeyen o tanıdık ifade. Asya’nın kalbi duracak gibi oldu.
“Efe…” dedi.
“Gideceğini duydum.”
“Nasıl?”
“Kuşlar gevezedir.”
Kısa bir sessizlik oldu. Gemi hâlâ limandan ayrılmamıştı. Efe birkaç adım yaklaştı. Burun buruna geldiler. Efe’nin o tanıdık odunsu kokusu doldu Asya’nın genizine. “Gitmeden önce seni görmek istedim,” derken nefesi çarpıyordu yüzüne. Asya’nın içinden yüzlerce cümle, binlerce soru geçti ama hiçbirini söyleyemedi, bundan sonra nafileydi ama iradenin de bir sınırı vardı. Efe o an sınır ihlali yapıyordu.
“Aslında ben de buradan gitmek isterdim,” dedi ve devam etti, “hatırlıyor musun?”
Hatırlıyordu. Ne planlar yapmışlardı başlarda beraber. Ancak ne yazık ki o yolculuklar hiç yapılamamıştı, o gemilere hiç binememişlerdi. Şimdi son gemi kalkmak üzereydi. Görevliler halatları salmaya başlıyorlardı. Efe, Asya’ya baktı.
“Geç oldu ama bunu da kaçırmayalım.”
Asya kalbinin göğsüne sığmadığını hissetti. Duygularıyla Conk Bayırı’nda savaştaydı sanki. Hayat bazen insanın önüne iki kapı çıkarmazdı. Bazen de… Çıkarırdı. Asya gemiye baktı. Sonra Efe’ye. Sonra tekrar gemiye. Kararını verdi. Hayat bazen sadece bir adım uzaklıktaydı. Derin bir nefes aldı. Ve son adımı attı.
“Yedi.”
Asya valizini yavaşça yere bıraktığında gemi yavaşça limandan ayrılıyordu. Onu takip eden martılar çığlık çığlığa uçuyorlardı. Asya, Efe’nin git gide uzaklaşan gözlerini buldu. Bir süre birbirlerine baktılar. Efe kırgındı. Asya da zamanında çok kırılmıştı. Her kırık zamanla iyileşiyordu. Bunu en iyi o bilirdi. Şimdi öğrenme sırası Efe’deydi.
Sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyordu. Gemi denizi yararak yol alıyordu. Asya Efe’nin gözlerinden bakışlarını güneşe çevirdi. Kısık sesle âdeta kendisini tebrik etti.
“Aslında hayat bazen tek bir adım ister, yedinci adım. Ve hayat bazen affetmemeyi ister, çünkü “başka bir aşk” affedilemez.”
İskele geride kalıyordu. Asya içeride, cam kenarındaki tahta, deri kaplı koltuğa oturdu. Şehir yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Tanıdığı binalar küçülüyor, yollar zaten görünmüyor, araba kornaları duyulmuyordu; geçmiş sanki sisin içinde eriyordu. İçinde tuhaf bir duygu vardı. Biraz korku. Ama aynı zamanda… Uzun zamandır hissetmediği bir rahatlama. Gemi hızlandıkça dalgaların sesi ritmik bir müzik gibi atmosferi esir aldı.
Asya başını cama yasladı. Ufuk çizgisi genişliyordu. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, denizin üstünde ince bir ışık bırakıyordu. Asya gözlerini kapadı. Belki de uyuyacağı ilk huzurlu uykuya dalmak üzereydi. Ufukta niceleri onu bekliyordu, güneşle beraber.
Kadınlar mutsuzken ya alışveriş yapar ya kuaföre gider derler. Bir de temizliğe takılanlar vardır. Köşe bucak tozları süpürünce hayatındaki sorunların da süpürüleceğine inanırlar.. Ne yanılgı…
Bir gün yine köşe bucağa girişmişken lise defterini buldu. Sarı kalın kapaklı bir defterdi. Hafifçe sararmış sayfaların arasında gençliğin aceleyle yazılmış cümleleriyle rastlaştı. Defterin sonlarına doğru bir sayfanın ortasında tek bir cümle duruyordu.
“Bir trene bineceğim.”
Altında bir kelime daha vardı.
“Kuzeye.”
Asya o kelimeye uzun süre baktı. Gençken insan bazı hayallerin neden kurulduğunu bilmezdi. Gelin görün ki yıllar sonra o cümle insanın önüne karanlık bir tünelin ucundaki ışık gibi çıkabilir.
Ertesi gün bilet aldı. Şimdi burada duruyordu. Peronda. Tuhaf olan şuydu… Adım atamıyordu. İnsan bazen gitmek ister, gitmek en doğrusudur, bilir ama gidecek cesareti bulamaz. Korkar. Korkudan titrer.
Görevli düdüğü çaldı. Yanından geçen kadın çocuğunun montunu düzeltti. Bir adam bavulunu çekerek vagona yöneldi. Hayat başkaları için çok kolay ilerliyormuş gibi görünürdü bazen. Asya’ya bakan onun hâlinde de bir tuhaflık bulmazdı. Dışarıdan bakmak böyle bir şeydi. Herkes birbirine dışarıdan bakardı aslında. Bir evin içindekiler hariç. Onlar, yani nefesi paylaşanlar, birbirine dışarıdan bakarlarsa kıyamet kopardı. Asya’nın hayatındaki kıyametin asıl sebebi de buydu belki de. Yoksa “yeni bir aşk” nasıl mümkün olabilirdi ki? Onun aşkı ne ara eskimişti?
Asya hâlâ sarı çizginin gerisindeydi. Bir adım atarsa… Babası geldi o an aklına. Ne zaman başı sıkışsa gidenlerini özlerdi zaten. Bir akşam bir sahil kasabasındaki evde, balkonda otururlarken söylemişti o cümleyi.
“Hayatta ilerlemek için bazen geride bırakman gereken şeyler olur. Kaybetmeyi göze almalısın ki yeniden kazanmaya başlayabilesin.”
O zaman anlamamıştı. Gençken insanlar derin düşünemiyor, her şeyin kendisiyle birlikte geleceğini sanıyordu. Şimdi anlıyordu. Geride bırakmak, insanın en zor öğrendiği şeydi. Aşınmak… Yeni alacağı şekle bilmeden, baştan razı olmak… Zordu ama başarabilirdi. Asya valizinin kulpunu kararlılıkla tuttu. Derin bir nefes aldı.
Bir adım atarsa… Her şey değişecekti. Ancak gitmek her şeyi yok etmek demekti. Anıları, güzel duyguları, tarihi… Ve o, hâlâ kalbinin bir yerinde duruyordu. O, Efe. Adını içinden geçirdiğinde bile göğsünün ortasında bir sızı belirirdi. Bir eli gayri ihtiyari boğazına gitti. Üzerindeki yeşil kazağın yakasını gevşetti. Asya, valizini kararlılıkla tutsa da hâlâ yerinden kıpırdayamamıştı.
On iki yıl önce tanışmışlardı. Henüz yabancısı olduğu bu şehirde bir kitapçıda. Asya raftan bir kitap çekmeye çalışırken Efe de aynı kitaba uzanmıştı. İkisi de gülmüştü. Sonra birlikte kahve içmişlerdi. Klişeydi belki ama onlara göre ikisinin de kitap okumayı, aynı kitabı aynı anda istemeleri klişe olamayacak kadar mucizeviydi. Bir başka gün yürümüşlerdi. Sonra birbirlerinden ayrılmak istememişlerdi. Aşk bazen büyük sözlerle başlamazdı. Aşk bazen karda yürüyüş kadar sessiz ilerlerdi. Bazen de… Ve hiç beklenmeyen bir anda biterdi.
Asya şimdi çizginin gerisinde dururken onu düşündü. Acaba şimdi neredeydi? Acaba bu şehirde miydi hâlâ? Acaba onu hatırlıyor muydu? Efe evden daha o gece gitmişti. Asya’yı onsuz, nefessiz ve terk edilmiş bırakarak. Bir daha görüşmemişler, yasal adımları avukatlar aracılığıyla halletmişlerdi. Asya bir defa olsun onu aramamış, kendine âdeta men etmişti. Kırılan gururunu ayağa kaldırmak istiyordu.
Görevli tekrar düdük çaldı. Trenin kapıları kapanmak üzereydi. Asya derin bir nefes aldı. Ayakkabısının ucuna baktı. Bir an için geri dönmeyi düşündü. Evine… Tanıdığı sokaklara… Tanıdığı hayatına… Ama sonra bir şeyi fark etti. Bazen dönecek bir yer yoktur. Ani bir kararla adımlarını saymaya başladı.
“Bir.”
İlk adım. Beton zeminde küçük bir ses. Belki de en zoru buydu. Asya başarmıştı. Yeni bir umuda ilk adımı atmıştı.
“İki.”
Valizin tekerlekleri döndü. Devam edebilme gücünü kaybettiği kuytuda buldu. Onun da özgür iradesi vardı. Geç de olsa bu duyguyla yeniden selamlaştı.
“Üç.”
Kalbi biraz daha hızlı atıyordu. “Kültür şoku,” diye düşündü. “Zihin bu kadar cesarete alışkın değil. Ama ben varım, buradayım.”
“Dört.”
Tren kapısı yaklaşıyordu. Belki de hayallerine yaklaşıyordu. Kalbindeki ağırlık sanki biraz azaldı. Umut etmek ne güzel şeydi. Baharda yüzüne güneşin vurması gibi, sıcacık…
“Beş.”
Rüzgâr saçlarını savurdu. Sabahın serinliği yüzüne değdi. Hissetmeyi özlemişti, tüm duyguları, arzuları özlemişti. “Rüzgâr,” dedi fısıltıyla. Gözlerini kapattı bir anlığına.
“Altı.”
Sanki görünmez bir şey arkasında kalıyordu. Kapının eşiğine geldi. Ve tam o anda onun sesini duydu.
“Demek gerçekten gidiyorsun.”
Asya dondu. Yavaşça arkasını döndü. Efe, peronun birkaç metre gerisinde duruyordu. Aynı yüz. Eskiye nazaran biraz daha yorgun. Biraz daha olgun. Kara gözlerinde yıllardır değişmeyen o tanıdık ifade. Asya’nın kalbi duracak gibi oldu.
“Efe…” dedi.
“Gideceğini duydum.”
“Nasıl?”
“Kuşlar gevezedir.”
Kısa bir sessizlik oldu. Tren kapısı hâlâ açıktı. Efe birkaç adım yaklaştı. Burun buruna geldiler. Efe’nin o tanıdık odunsu kokusu doldu Asya’nın genizine. “Gitmeden önce seni görmek istedim,” derken nefesi çarpıyordu yüzüne. Asya’nın içinden yüzlerce cümle, binlerce soru geçti ama hiçbirini söyleyemedi, bundan sonra nafileydi ama iradenin de bir sınırı vardı. Efe o an sınır ihlali yapıyordu.
Efe cebinden küçük bir şey çıkardı. Tren biletiydi. “Aslında ben de buradan gitmek isterdim,” dedi ve devam etti, “hatırlıyor musun?”
Hatırlıyordu. Ne planlar yapmışlardı başlarda beraber. Ancak ne yazık ki o yolculuklar hiç yapılamamıştı. Şimdi tren kalkmak üzereydi. Görevli kapıya doğru yürüyordu. Efe, Asya’ya baktı.
“Geç oldu ama bunu da kaçırmayalım.”
Asya kalbinin göğsüne sığmadığını hissetti. Duygularıyla Conk Bayırı’nda savaştaydı sanki. Hayat bazen insanın önüne iki kapı çıkarmazdı. Bazen de… Çıkarırdı. Asya tren kapısına baktı. Sonra Efe’ye. Sonra tekrar trene. Kararını verdi. Hayat bazen sadece bir adım uzaklıktaydı. Derin bir nefes aldı. Ve son adımı attı.
“Yedi.”
Asya valizini yavaşça yere bıraktığında trenin kapıları kapandı ve hareket etmeye başladı. Rayların sesi peronda yankılandı. Asya, Efe’nin trenin dışında gözlerini buldu. Bir süre birbirlerine baktılar. Efe kırgındı. Asya da zamanında çok kırılmıştı. Her kırık zamanla iyileşiyordu. Bunu en iyi o bilirdi. Şimdi öğrenme sırası Efe’deydi.
Sabah güneşi yavaş yavaş yükseliyordu. Tren ağır ağır ilerliyordu. Asya Efe’nin gözlerinden bakışlarını güneşe çevirdi. Kısık sesle âdeta kendisini tebrik etti.
“Aslında hayat bazen tek bir adım ister, yedinci adım.”
Peron geride kalıyordu. Asya cam kenarındaki koltuğa oturdu. Şehir yavaş yavaş uzaklaşıyordu. Tanıdığı binalar küçülüyor, yollar birbirine karışıyor, geçmiş sanki sisin içinde eriyordu. İçinde tuhaf bir duygu vardı. Biraz korku. Ama aynı zamanda… Uzun zamandır hissetmediği bir rahatlama. Tren hızlandıkça rayların sesi ritmik bir müzik gibi yükseldi.
“Tak!”
“Tak!”
“Tak!”
Asya başını cama yasladı. Ufuk çizgisi genişliyordu. Güneş yavaş yavaş yükseliyor, denizin üstünde ince bir ışık bırakıyordu. Asya gözlerini kapadı. Belki de uyuyacağı ilk huzurlu uykuya dalmadan önce içinden geçen son şey şu cümle oldu: “Bazen insanın bütün hayatını değiştiren şey… Sadece bir adım daha atmaktır.”



