Adım izlerim bir pusula olmaktan çıkmış ve bir labirente dönüşmüştü.
Nereye adım atsam diğer tarafa eksik kalıyordum…
Bir gün yetememenin ağırlığı tüm bedenime taşınmaz bir ritimle vurdu.
Durdum.
Karanlık dehlizlerime ilk adımımı bu ritim bozukluğuyla atacağımı henüz bilmiyordum.
Uyum sağladığım ilişkilerin bendeki güçlü basıncını, o günlere kadar hiç fark etmemiştim.
Masum sandığım bu talep, meğer görünmezliğime attığım temellerdi.
Zamanla içeriden kilitlenmiş dehlizlere ışık tutmanın beni bu kadar yalnızlaştıracağını da bilmiyordum.
Hayatımı oluşturan ana salonda; bir kadın, bir anne, bir eş, bir evlat, bir kardeş, bir dost olmanın tüm inceliklerine ayna tutarken hiç görmediğim bir kapının varlığını fark ettim.
Kapıda belirsiz bir yazı vardı.
Yaklaştım.
Tozunu silecekken, diğer roller baskın geldi.
En çok beslendiğim “biz” olabilmenin ana salonuna koşar adımlarla gittim.
Kırk yıl hatırı olacak ikramlar için…
Kalabalık dağılıp herkes gittiğinde aynada gördüğüm başka bir şeydi:
Günden güne soluyordum.
İnancımı diri tutamıyordum artık.
Çünkü henüz tecrübe etmediğim bir şey vardı:
Birlik, bir kişinin tükenerek örmeye çalıştığı bağlarla değil;
çokluğun ve farklılıkların içinden, kendiliğinden doğabilirdi ancak.
Yüzüme yalnızca soğuk suyu değil, iliklerime kadar işleyen bir soruyu da çarptım ilk kez:
“Birliğe neden bu kadar ihtiyaç duyuyorum?”
Göğsüme oturan o ritim bedenimi ara ara sarsıyordu.
Yavaşladım.
Günlerce oturduğum yerden yalnızca bedenim kalktı.
Ruhum o soruda takılı kaldı.
Koşarak yaptığım şeylere adım atacak hevesim yoktu.
Birlik bilinciyle ördüğüm pembe tuğlalar birer birer düşmeye başladı.
En güvende hissettiğim alanın, ruhumu mahkûm ettiğim bir yer olduğunu fark ettim.
Korkuların ve vicdan kırıntılarının bir arada tuttuğu bağları çözme vaktiydi.
Hazır değildim.
Bir gün yeniden o tozlu kapıya yöneldim.
Adımlarım ağır, tedirgin ve tutuktu.
Yazının üstündeki tozu çatlamış ellerimle sildim.
“Hoş geldin,” yazıyordu.
Şaşırdım. Bekleniyor muydum?
Ve şöyle devam ediyordu:
“Bu kapıdan içeri adım attığında hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak.
Kendine ait yollar görünür olacak.
Mevcut kimliğin zamanla çözülecek.
Bu kolay olmayacak.”
Bilinmezliğin heyecanıyla anahtarı aramaya başladım.
Kaygı yükseldi:
“Ya bugüne kadar olan her şey heba olursa?”
İçeriden gelen sesle irkildim:
“Heba olmadı dünler…
Yeniden doğman için hepsi lazımdı.
Hüznün var anlıyorum, insanlık hâlleri…
Sanıyor musun ki bir sen?
“Her şey bitti, tükendim,” diyoruz.
Öyle sanıyoruz;
Kendi kaynaklarımıza yabancıyız çünkü;
Hâlâ kendimizi tanımaya alan açmadan,
Konforlu yoldan, kestirmelerden yürüyebiliyoruz.
Yolun sonuna geldiğimizde bakıyoruz ki
Mutlu değiliz…
Çünkü o yol, bizi kendimize götüren yol değildi.
Güvenli diye başka adımların açtığı patikaları sahiplendik nesiller boyu,
Başkalarına ait korkuları taşıdık,
Başkalarının çözüm yollarını denedik farkında dahi olmadan…
Başkalarının mutluluklarına vardık o yollarla
Bizimkilere değil,
Bu yüzden yetmedi.
Varoluş tutkusunu henüz tatmamış her insan,
Onu bulabilsin diye inanılmaz yeteneklerle doludur.
Bu; bize varoluşumuzun biricik hediyesidir.
Kendi yolunda bu hazine gizlidir.
Bazen başkalarına koşacak gücünün kalmaması bir tükeniş değil,
Bu sana has hazine için kendine atacağın en büyük adımdır.”
Ve o an anladım;
Kendimi yeniden bulmak için,
Kilit de bendim.
Anahtar da.
Bir süre şuursuz gibiydim.
Görevlerimi sürdürürken ruhum geride kalmıştı sanki.
Unutkanlıklar, dalgınlıklar, yorgunluk, tükenmişlik…
Yeni bir yazılım için, bildiğim her şeyi unutmalıydım.
Tüm acıyı eşzamanlı hissetmeye izin verdim kendime.
Ruhumun en karanlık gecesiydi.
Bıraktım.
Durmanın da, adım atmamanın da bir eylem olduğunu o günlerde öğrendim.
Kusursuz bir anahtar olmak için dövülüyor,
deneyimlerden geçiyor, alışkanlıklarımı yitiriyor,
O alışkanlıklara alışan bazı sevdiklerimi de kaybediyordum.
En çok da eski kendimi.
Geri dönemiyor, öğrendiklerimi de yok sayamıyordum.
Fakat zamanla içine düştüğüm boşluk beni tutmaya başladı.
Omuzlarım hafifledi.
Birlik adına yüklendiğim arabulucu rolünü bıraktım.
Gülen, kahkaha atan birine evrildim.
Sevginin taşınacak bir yük değil, birlikte büyüyen bir enerji olduğunu keşfettim.
Ve öğrendim ki;
Adım atmak bazen ilerlemek değil,
Tüm gerçekliği göze alıp kırılganlığınla eşikte durabilmekmiş.
Yıllarca kırılganlığı örttüğüm yerde eksilmişim,
ona izin verdiğim yerde yeniden biçimlenmişim.
“Çünkü her doğum, önce bir kırılma sancısından geçermiş.’’



