Güneşin her doğuşunda yeni bir umutla uyanıyoruz. Yani öyle alıştık, öyle öğrendik. Uyanırsak değişmek için, can yakan tüm olay ve kişilerin değişmesi için umut var dediler. Oysa değişmek, ne güneşe ne aya ne gökyüzündeki milyonlarca yıldızın dizilişine bağlı.
Değişmek varoluşun bilinç kodlarında saklı. Değişim bizim dışımızda devam eden bir olgu. Her şey ne olursa olsun değişecek. Değişmek zorunda. Varoluş bunu zorunlu kılıyor. Bizim gücümüz sadece yönünü belirlemeye yetebilir. Tüm birikmişi devirecek, var olanı evirecek miyiz?
Kümülatif bir hareket mekanizmasına sahip olan dünya, kâinatlar sisteminde nokta kadar bir evrim mekânı. Biz dursak da hareket etmeye devam ediyor. Bize her saniye büyüdüğü öğretilmiş eşsiz galaksiler zinciri içinde bizim duyularımızın yettiği kadarıyla varız. Oysa bilmediğimiz ve belki de çok daha uzun yıllar bilemeyeceğimiz zaman, mekân bükülmelerinin içindeyiz.
Umutla, inançla, beklentiyle değil; tüm doğallığıyla değişiyor, evriliyor yuvamız. Yolculuğunu tamamlayabilmek adına her an canla başla devam ediyor. Bütün küçüklüğüne rağmen büyük bir görevi var. İnsanın evrim yolculuğuna ev sahipliği yapmak… Ne büyük, ne zor bir iş ama!
Herkesin çeyiz sandığı farklı fakat sandıkların açılacağı ev tek… Kimse başka bir eve çıkıp sergileyemiyor çeyizini. Aynı yere, aynı zaman dilimlerinde açmak zorundalar. Değiştirmek, iliştirmek, eklemek ve göstermek zorundalar. Günün sonunda da yeni bir sandıkla evden ayrılmaları gerekiyor. Hem de bu ayrılış, sandığı sırtlanıp geldikleri yere layık olmalı. Biriktirdiklerini alıp giderken yarına da ne gerekiyorsa onu bırakmalılar…
Her an içinde muazzam bilgi taşıyan tüm varoluş karakterleri gerek kendilerini gerek tüm mevcudatı seyredebilir. Bu seyir, değişimi kolaylaştıracağı gibi zorunlu da kılıyor. Kavramların, bakış açısının, siyasi ve kültürel olguların değişmesi değil. Daha sessiz ve derinden bir değişim. Magmaya kadar inen ve oradan ağaçtaki meyveye, kaynaktaki suya ulaşan bir değişim. Bu esnada her bir hücrenin hafızasında yer alan o değişmez yaratım bilgisi… Nasıl ki elma tohumunda elma olma bilgisini taşıyor ve kaybetmiyorsa, insan da aslında insan olma bilgisini hücre şuurunda taşıyor. Sadece dünya, öyle karmaşık bir saha ki bu bilgiyi hatırlamada ve uygulamada işini zorlaştırıyor.
Bu yolculuk, sonunda insandan tek bir gerçeklik bekliyor: Muazzam, zamansız ve mekânsız heplik kapısına gereken liyakat ile gidebilmesini. İşte bu noktadaki liyakatin en temel özelliği, insanın bütünlüğün bir parçası olmasına engel olan tüm kusurlarından arınmış olması.
Bu arınma bulanık bir suya devamlı temiz su akıtmaktan, rüzgârla taşlardaki çıkıntıları yontmaktan, bir tahta karşısında gece gündüz ders anlatmaktan daha farklı… Dışarıdan bir hareketle gerçekleşebilmesi mümkün değil. Ancak insanın kendi hücre şuurunun sesini duyabilmesi ve bunu hâl hâline getirebilmesi ile mümkün olabilir.
Her ânımızın bize bu şuurun sesini duyurma çabasında olduğunu ve o sesi duyduğumuzda biraz daha kendimize yaklaşabileceğimizi unutmamalıyız.
Velhasıl tortularımızı kendi kendimize arındırma yolculuğuna çıkmazsak ne içinde yaşadığımız bu korkunç ve başarısız dünyaya bir şeyler anlatabiliriz ne de gideceğimiz yere layık olabiliriz.
Ancak tortularından arınmış bilinçler, her şeyi karartmaya çalışan tüm bilinçlere karşı gelip aydınlığı taşıyabilecek.



