Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Aman Dibi Tutmasın

“Figen Hanım, peki uykunuz nasıl? Düzenli uyuyabiliyor musunuz?”
Döndük, dolaştık, yine geldik mi aynı soruya? Soru aşina ama ortam hiç aşina değil. Masasındaki oyuncaklar, renkli kâğıtlar, hele elindeki o ponponlu kalem… Bu kız mı? Neyse peşin hüküm vermeyelim.-

Bu kaçıncı klinik, saymadım. Kaçıncı uzman görüşü başvurduğum… Hep aynı takviyeler, aynı tavsiyelerle oyalanıp durmuşum.
“B12 iğnesi yapalım. D-vit ampul kıralım. Selenyumla magnezyum da yazıyorum. Uykumuz nasıl? İsterseniz bir de melatonin vereyim. Ama sigorta karşılamaz. Ücretli alacaksınız.”
-Ne vereyim abime! Ne ver, biliyor musun? Melatonin de ver, serotonin de ver. Daha vermediğin kaldıysa onları da paket yap, yanıma ver. Ya sabır…-

Derdime deva bulamadıkça derdime değil, doktorlara öfke biriktirdim. Sonrasında umudum günden güne azaldı. Belki “önce” umudum beni terk etmişti, emin değilim. Öfke ile umutsuzluk, birincilik kavgasındaki iki mızıkçı oyun arkadaşı gibiydiler. Yarattıkları karmaşada kimin oyuna birinci başladığı anlaşılmıyordu. Nihayete gelindiğinde öncesi sonrası fark etmiyordu zaten. Kol kola girip ruhumu işgal ederken barışıktılar.

Doktorumun kopya reçetesine ne kadar sinirlensem de nezaketi elden bırakmadan cevap verdim. “Ben bunların hepsini denedim Doktor Bey. Olmuyor, işe yaramıyor. Başka bir tedavi yok mudur?”
Diğerleri gibi beni tanıdığı, güvendiği bir psikiyatriste yönlendirir sandım. Hep öyle olurdu. Aynı umutsuzluk ve öfkeyi iki omzuma yükler giderdim. İnanmazdım, yine de denerdim. Çünkü her çareye muhtaçtım.
Bu kez öyle olmadı. “Bir psikoloğa görünün isterseniz,” dedi.
İlginç! Bak bu yeni. Bunu sevdim. Bana kimi vereceksiniz?-
Vereceği ismi heyecanla bekliyordum. Unutmamak için telefonumu hemen elime alıp notlar sekmesini açtım.
“Kimi önerirsiniz Doktor Bey?”
“Bilemem, siz araştırın. Şu karşı binanın hizasında var birkaç klinik.”
-Aman, pek yardımcı oldunuz!-
Ağzıma bir kaşık bal çalıp, kenara çekildi. Teşekkür edip çıktım ama tadı bir kere damağıma değmişti. Sahi, kimse psikolog dememişti daha önceden. Olamaz mı? Dahiliye, hariciye, fitoterapi, fototerapi… Bu da kafa terapi! Denemediğim bir bu kalmıştı, bir de hacı hoca. Bilimin ışığında yürümeye karar verdim ve karşı kaldırıma geçtim. Birçok levhanın çakılı olduğu giriş kapısında önce avukatları, dişçileri, sigortacıları hızlıca eleyip üç levhaya düşürdüm seçeneklerimi.
Uzman psikolog Orhan… Geç! Kadının hâlinden kadın anlar. Psikolog İlayda… Aaa, İlayda… Olmaz, tecrübesiz. Psikolog Hamiyet… Hah! Hamiyet iyidir. Çocukken evde hep Hamiyet Yüceses dinlerdik. Annem pek severdi rahmetli. Hamiyet’ten devam. 3. kat, No:301.-

İşte bu bilimsel eleme yöntemimle Hamiyet Hanım’la tanışmış olduk. Hanım dedim ama, ne desem bilemedim. Hamiyet Kızım, diyesim var. Anca kızım yaşında. Aramızdaki nesil farkını üç beş senelik diploması kapatabilecek mi diye düşünürken, hoop yine aynı soru.
“Figen Hanım, peki uykunuz nasıl? Düzenli uyuyabiliyor musunuz?”
“Uyuyorum kızım, uyuyorum. Ay pardon, Hamiyet Hanım, uyuyorum. Siz sormadan söyleyeyim, uyumak için ilaç kullanmıyorum. İlaçsız, doğal, organik bir uyku uyuyorum.”
Güldü. Kısa ve netti gülüşü. Dişlerini gördüm. Hafif aralık ama sevimliydi. Uzatmadan sündürmeden güldü. Gayri ihtiyari ben de güldüm. Buraya kadar her şey bildiğim, alışkın olduğum tedavi prosedürlerindendi. Bundan sonrası, Hamiyet’in farkı.

“İlaç değil. Başka bir şey soracaktım. Hiç rüya görür müsünüz? Aslında hepimiz görürüz fakat çoğumuz hatırlamaz. Hatırladığınız, unutamadığınız hatta tekrar eden rüyalarınız oldu mu Figen Hanım?”
“Evet,” diyebildim. Sesim öyle derindi ki ben bile güçlükle duyabildim kendimi.
“Efendim,” dedi. Boğazımı temizleyip tekrarladım.
“Evet, evet oluyor.”

Bu ilkti. Kimsenin, hatta benim bile merak etmediğim küçük bir ayrıntıyı Hamiyet merak edip sormuştu. Bu küçük diplomalı kız çocuğunun diyeceklerini daha iyi duyabilmek için koltuğumda kıpırdanıp dikleştim. Pür dikkat kesilmiş Hamiyet’in yüzüne bakıyordum. Minik ayrık dişlerini yeniden gösterdi, ben de ona gülümsedim. O an fark ettim, asıl çocuk gibi davranan bendim. Hâlimi anlayan birinin karşısında içten bir gülümsemeyle karşılanmak beni rahatlatıyordu. Ben çocuk oldum, o yetişkin. Sorduklarına öfkelenmeden, umudumu yitirmeden cevap veriyordum. Ve ağzından çıkan her cümleyi büyük bir iştahla emiyordum. Belki açtım. Susuzdum. Belki doyup kanacağım gerçek, onun sözcüklerinde saklıydı.

Yaklaşık bir yıldır o illet beynimi kemiriyordu. Önce çok hafif bir tereddüttü.
Bir şey unuttum. Ama neyi?-  Günler boyu bu soruyla işimi gücümü gördüm. Markete, pazara gittim. Cam perde indirdim, kilim çırptım, toz aldım. Yemek yaparken sordum. Tuz mu? Hayır, tuzunu kattım. Ocak kısık, fırında kek var. Her şey yerli yerinde. Yerinde olmayan ne? Bu his, ütünün fişini çektim mi, çıkarken muslukları kapadım mı takıntılarından çok farklıydı. Belki bir nesne, belki bir isim… Fakat asla bir eylem değildi.

Hamiyet’e göre gerçekliği bir “cümle” olarak ele almalıymışız. Unutulmuş bir gerçek de öğeleri saklanmış bir cümleymiş. Kayıp öğeler, gençliğimden beri zaman zaman gördüğüm o rüyanın içinde saklıymış. Doğru sözcükleri rüyadan alıp yerlerine koyarsak cümle tamamlanacakmış. -Nerden de buluyor bu süslü lafları! Maşallah, maşallah…-

Rüyamda çocuktum. Anca dokuz, on yaşlarımda. Evdeyken elimden düşürmediğim, bir arkadaş gibi yanımda gezdirdiğim küçük yastığımı, iki elimle bağrıma basıyordum. Kapıyı açıyor, apartmanın merdiven boşluğuna ilerliyordum. Zifiri karanlıktı. Biliyordum, merdiven başına vardığımda arkamdan gelen bir kol beni itecek ve katlar katlarca o boşluğa düşeceğim. Bile bile gidiyordum. Kol yaklaşıyordu, hissediyordum, yine de yürümeye devam ediyordum. Korkuyla ve korkuya rağmen… Ve beklenen oluyordu. Dibe çakılmadan hemen önce uyanıyordum.

Hamiyet diyor ki, uykularımız uyanıklıklarımızın yıkanıp paklandığı bir yermiş. Ve gerçekliğin yükü ağır bastığında, rüyaların dibine çökermiş. Zihnimiz de arada dip köşe temizliğe girişip çöplerini yüreğe yüklermiş ki yeni gerçeklere yer açılsın.
“İşte Figen Hanım, unuttuğunuz bir gerçek var ve bu gerçek yüreğinizi sıkıştırıyor.”
Makine, bilgisayar gibi bir şeyler daha söylemişti de ben anlamayınca değiştirdi.
“Şöyle düşünün. Tarhana kaynarken dibi tutmasın diye ne yaparsınız?”
“Gider gelir karıştırırım,” dedim.
“Hah işte,” dedi, “biz de şimdi çorbayı karıştıracağız.”
“Dibi tutmuş madem, topaklananları da atacağız öyleyse.”

Kendimce benzetmeyle cevap vermiştim ama öyle değilmiş. Atamazmışız. Çünkü hiçbir gerçeklik yok edilemezmiş. Biz karıştırmaya devam edecekmişiz. “Merak etmeyin,” dedi. “Kaynarken eriyip giderler.”
“Plastik gibi,”  dedim, güldü. “Plastik de doğada kaybolmuyormuş ya.”

Onun bunları masal gibi anlatması çok hoşuma gitmişti. Dedim ya, karşısında çocuk gibiydim. Çocuk ödevini aldı ve sonraki randevu için ismini yazdırıp çıktı. Ödevim, elimdeki kelimelerden gerçek bir cümle oluşturmaktı. Çocuk, yastık, karanlık... Bunlar sadece ipucuymuş. Bilinç, oyuncu bir aynaymış. Bazen düzü ters gösterir, bazen tersi düze çevirirmiş. Bu ipuçları yetmezse beraber yeni ipuçları arayacakmışız.

İkinci seansta “dip” ve “düşmek” eklendi. Üçüncü seansta “kol”. Dördüncü seansın gecesinde yatağımda uykunun teşrifini beklerken Hamiyet’le konuştuklarımızı düşünüyordum. Seanslarda birçok senaryo türetip çağrışım yapmasını umuyorduk.
Çocuktum. Bir çukurun dibine düştüm, kolum kırıldı. O gece beni bulamadılar. Karanlıktı, korkmuştum. Kuyunun dibindeki taşı yastık yapıp uykuya daldım.
Hayır, bu da değildi. Bu varsayımda da hiçbir gerçeklik çağrışımı bulamadım. –Şehrin ortasında ne kuyusu allasen!- Gerçek senaryonun vaktinin henüz gelmediğine kani olup gözümü yumdum. Yastığım yumuşaktı. –Çok yumuşak.- Her zamanki gibi sağ kolumu altına saklayıp uyku pozisyonumu aldım. -Böyle uyursam sabah yine kolum karıncalanmış olacak! Kolum karıncalanmış… Kolum yokmuş gibi… Kolum yastık… Kolu, yastık gibi… Kayıp cümle… Kayıp… Ben bunu nasıl unuttum! Ben bunu ne zaman unuttum!-

Gözlerimi açıp karanlığa sabitledim. Sanki o ânı ilk kez yaşıyordum. Annem hastaneden çıkıp eve o an girmiş ve ben o boşluğa ilk kez bakıyordum.
Salondaydık. Sandalyeye oturup beni karşısına aldı. “Figen,” dedi, “kolum… Hastanede kaldı.”  Anlamamıştım. Bir annemin gözlerine bir sağ yanındaki boşluğa bakıyordum. Gözleri nemli ve kızarıktı.
-Peki ben nereye yaslanacağım şimdi? Diğerine mi? Ya ona yaslandım diye onu da keserlerse.-
“Ama merak etme, atmadılar,” dedi. Sanki merak ettiğim buymuş gibi…
“Gömdüler… Benden önce…” Sessizce ağlamaya başladı. –Ben ağlamamalıyım.- Boğazım düğüm düğümdü. Neden bilmiyorum, o an ağlamamam gerektiğine inandım. O gün saklanan yaşlar, dört seans sonunda yastığımı ıslattılar…

Bugün yedinci seansımız. Ve bekleme odasında randevu saatimi bekliyorum. İlk gün çat kapı gelmiştim ama Hamiyet kibarca bir dahakine randevu alarak gelmemi rica etti. Ah nasıl tatlı bir kız. Uyarısı bile batmıyor.

Bir süredir Hamiyet’in tavsiyesi ile koruyucu seanslara devam ediyoruz. Diyetisyenlerin kilo koruma programı gibi. –Ah çok alıştım ben bu benzetme işine.-  Böylece artık ağır gerçeklerle baş edebilecekmişim. E boşuna dememişler, akıl yaşta değil baştadır diye. Baksanıza, bu yaşımda çorba kaynatmayı öğreniyorum.

Sahi, bi’ ara tarhana kaynatıp getireyim de Hamiyet çorba görsün. Sıcak sıcak içsin yavrucak. Pürüzsüz, ipek gibi… Beceremez o daha. Çocuk bu ayol!-

Gül Sunu
Gül Sunu
1981 İstanbul doğumluyum. İstanbul Üniversitesi, Matematik mezunuyum. İstanbul’da ikamet ediyorum. 20 yıldır kurumsal iş hayatının içerisindeyim. Her zaman beni heyecanlandıran, zihnimde yeni ufuklar açan okuma aşkım, zamanla yazma tutkusuna evrildi. Önceleri kendimi bulmak için yazdım. Kurgu dünyaların, kurgu karakterlerinde kendimi aradım. Şimdi ise yazmak, benden ötenin izini sürdüğüm bir yolculuk.

POPÜLER YAZILAR