Bazen yapılacak tek şey uzanıp beyaz bir tavana bakmaktır… Çünkü kimseye yetemediğin yerden, kendine yetmeye çalışırsın. Sıkışmışlıkların, yalnızlıkların, pişmanlıkların, çaresizliklerin ve adı bile konmamış duygularınla birlikte beyazın içinde yavaş yavaş kaybolursun. Ama beyaz, sandığın gibi bir boşluk değildir. O; gürültünün sustuğu, maskelerin düştüğü yerdir. İnsan en çok orada kendine rastlar. İşte bu yüzden ben, en büyük çıkışlarımı, en derin kayboluşlarımın ardından yaşadım hep. Çünkü bilirdim ki en dibe vurmak bir son değil, bir trambolindir. Ve insan bazen en yükseğe, ancak beyazın sessizliğinden zıplayarak çıkar. Sanırım en iyi biz kadınlar biliyoruz bunu… Çünkü bizim yorgunluğumuz çoğu zaman fark edilmez. Hatta yorgunluklarımızın olabileceği dahi fark edilmez. Bize, varoluştan güçlü görünmek öğretilmiştir; ancak dinlenmek pek öğretilmemiştir.
Beyaz tavana bakarken sıkışmışlıklar daha çok gelir akla. Söylenememiş cümleler, ertelenmiş kararlar, “Şimdi sırası değil,” denilerek bastırılmış kızgınlıklar… Ama hepsi beyazın üstünde netlik kazanır. Beyaz onları saklamaz ama bağırmaz da, sadece görünür kılar. Zaten görünen şeyi daha net görmek, bağırmaktan beter hissettirir. Silsen izi çıkmaz, yok saysan kendini saklamaz. Yalnızlık da gelir o an, davetsiz bir misafir gibi. Hani en çok da kalabalıkların içinde hissedilen o yalnızlık… Sessizliğini hatırlatır sana. Herkesin bir fikri varken, senin suskun kalışını… Anlaşılmadığını fark ettiğin anlar, göz kırpar diğer uçtan. Çünkü beyaz tavan aslında senin zihnindir. Kaçamadıklarını, sadece daha net görebilmek adına beyazlığına dökme ihtiyacı duyarsın.
Yalnızlığın gelişi yetmemiş gibi pişmanlıklar da gelir sırayla. “Keşke” diye başlayan cümleler sarar bir anda bembeyaz tavanı. İşte tam o zaman rengi koyulaşmaya başlar beyazın. Griye çalar, netlik kaybolur. Ardı ardına cümleler geçer zihninden; “Biraz daha cesur olsaydım, biraz daha erken bıraksaydım, biraz daha kendimi seçseydim, biraz daha… biraz daha… biraz daha…” Beyazdan geçmişi silemezsin. Silsen de izini mutlaka görürsün. Ama bazen ona bakabilmen için ışığı açman gerekir. İşte o açmadığın ışıklar, aslında senin kaçışların olur. Bilirsin ki ışığı açtığında, hepsi orada seni bekler.
Çaresizlik en sessiz misafirdir. Ne ağlar ne bağırır. Fırtınadan korkmuş bir kedi gibi durur bir köşede. Göğsünün tam ortasına oturur. İlginçtir ki o an beyaz, insana iyi gelir. Çünkü bazen çıkış yolu; bir süre yerinde kalmaktan, yavaşlamaktan, nefese odaklanmaktan geçer. Ben en büyük kayboluşlarımı beyazın içinde yaşadım. Çünkü hepsi tüm netliğiyle karşımda durdu. Dışarıdan bakıldığında çoğu zaman hiçbir şey olmuyormuş gibiydi. Ama içimde yerle bir olan cümlelerin yeniden kurulduğu yerdi orası. Beyaz bir sayfa açmak, beyaz bir başlangıç yapmak… Kusuru saklamasa da, inadına beyaza ihtiyaç duymak… En dibe vurmak… Ah, herkes nasıl da korkar bu duygudan. Oysa ben şunu öğrendim; en dibe vurmak, bir trambolinin üzerine düşmek gibidir. İlk anda canın yanabilir, düşmenin hızıyla. Ama orada bir güç birikir. Ve zamanı geldiğinde, insanı hiç beklemediği kadar yukarı fırlatır. Gökyüzünün mavisine, bulutların beyazına…
Beyaz her zaman bir başlangıç değildir. Bazen bir ara satırdır. Ne siyah kadar keskin ne de renkler kadar iddialı… Hatta bir eşik gibidir. Geçmeden önce durman gereken yer. Ve insan bazen en çok orada kendine rastlar. Kimseye yetemediği yerden, kendine yetmeyi öğrendiği yerde. Toparlanmanın gürültüsüz olduğunu anladığında. Güçlenmenin bağırmak değil, kalabilmek olduğunu fark ettiğinde. Bazen yapılacak tek şey uzanıp beyaz bir tavana bakmaktır. Çünkü bazı dönüşümler alkışla değil, sessizlikle olur.



