Kadın ressamları ne kadar tanıyoruz? Çoğumuza tanıdığı kadın ressamları sorsak akla ilk ve tek isim olarak Frida Kahlo geliyor. Frida’nın bilinirliği maalesef ki eserlerinden gelmiyor, sanatçı olan, büyük aşk yaşadığı eşi Dioga ile birlikteliğindeki olaylar üzerinden tanınıyor. Sanat tarihinde pek çok kadın sanatçı varlığını gösterebilmek için ya soylu ve zengin bir aileden gelmeliydi ya da babası veyahut eşi sanatla ilgileniyor olmalıydı. Peki neden? Biraz daha merak edip geçmişe baktığımızda, karşımıza asıl sorunun bireysel yetenekten çok daha derinlerde yattığını görüyoruz. Sanat tarihçisi Linda Nochlin’in 1971’de sorduğu o meşhur soru hâlâ geçerliliğini koruyor:
“Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?” Bu soru, bizi doğrudan eşit olmayan koşullara götürüyor. Sanatın üretildiği ortamlar, eğitim imkânları, sergi alanları ve müzeler uzun yıllar boyunca erkek egemen bir yapının kontrolündeydi. Kadınların sanata erişimi sınırlanırken onların ürettikleri eserler, ya görmezden gelindi ya da tarih sahnesinden sistemli biçimde silindi. Bugün müze koleksiyonlarına ve büyük sergilere baktığımızda hâlâ bu eşitsizliğin izlerini görmek mümkün. Üstelik mesele yalnızca kadın sanatçılarla da sınırlı kalmadı. Sanat, herkese ait olması gerekirken uzun süre belirli bir grubun sesi olarak kaldı. Bugün ziyaret ettiğim bir müzede, pek de umudum yokken kendi kendime, “Acaba kaç kadın sanatçı görebilirim?” diye düşünüyordum. Tam da bu düşünceyle içeri adım atmışken girişte beni feminist sanatçı Suzanne Lacy’nin Birlikte adlı sergisi karşıladı. Lacy, bir performans sanatçısı olarak dünyanın pek çok yerinden, başta kadınlar olmak üzere toplumun farklı kesimlerini bir araya getiriyor; kimlik, özgürlük, şiddetin çeşitli biçimleri, ekonomik zorluklar ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi konuları ele alan interaktif işler üretiyor.
Peki, sanat tarihi boyunca kadınların müzelerde ve sergi salonlarında bu şekilde kendilerine yer bulmaları gerçekten mümkün müydü? Linda Nochlin, “Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok?” makalesiyle bu soruya doğrudan temas etti ve sanata dair sorulan pek çok şeyi kökten değiştirdi.
Nochlin, mağdur edilen tarafın yalnızca kadınlar olmadığını şu sözlerle vurguluyordu: “Fakat hepimizin bildiği gibi, geçmişin ve bugünün düzeni; kadınların yanı sıra beyaz, tercihen orta sınıfa mensup ve her şeyden önce erkek doğma şansına erişememiş olanlar için yalnızca sanat alanında değil, daha pek çok alanda da engelleyici, baskıcı ve cesaret kırıcıdır.”
Bu cümlelerine ek olarak şöyle yazıyor: “Mesele şudur ki bildiğimiz kadarıyla çok büyük kadın sanatçılar olmamıştır ama yeterince araştırılmamış ve değerlendirilmemiş bazı ilginç ve çok iyi kadın sanatçılar vardır; fakat aynı zamanda, ne kadar iyi niyetli olursak olalım, hiç büyük Litvanyalı caz piyanisti ya da Eskimo tenis oyuncusu da yoktur. Durumun böyle olması üzücüdür ama tarihsel ve eleştirel kanıtlarla ne kadar oynarsak oynayalım durum değişmeyecektir; tarihin şovenist erkekler tarafından çarpıtıldığı yolundaki ithamlar da durumu değiştirmeyecektir. Michelangelo veya Rembrandt, Delacroix veya Cézanne, Picasso veya Matisse, hatta daha yakın dönemden de Kooning veya Warhol ayarında kadın sanatçı yoktur, aynı zamanda bunlara eşdeğer siyah Amerikalı sanatçı da yoktur.”
Nochlin, sorunun kaderimizde, hormonlarımızda ya da kadın olmamızda değil; kurumlarda ve eğitim sisteminde yattığını makalesinde sıklıkla dile getirir. Kimlerin, hangi ölçütlere ve hangi değer sistemi içinde görünür kılındığını sorgular. Sanatçı kadınlara o dönemde çıplak modelle çalışma fırsatı verilmemesi de onları doğa resimleri, portreler ve natürmort yapmaya itmesi neden Michelangelo gibi eserler veremediklerini daha iyi anlatıyor sanırım. Me Too hareketlerinden sonra, kadın sanatçıların müzelerin depolarında bekletilen ve zamanla görünmez hâle gelen yapıtları yeniden gün yüzüne çıkarılmaya başlandı. Bunun mümkün olmadığı durumlarda ise daha eşitlikçi koleksiyon politikaları belirleniyor ve bu doğrultuda yeni alımlar yapılıyor. “Kadın sergileri”nin ötesine geçilerek, kadın sanatçıları bireysel olarak onurlandıran retrospektif sergiler de düzenleniyor. Yine de hâlâ eşit bir koleksiyondan söz etmek mümkün değil. Yeniden düzenlenen, yeni daimî teşhirlerde kadın– erkek oranının yüzde yetmiş beş erkek, yüzde yirmi beş kadın seviyesine çekilmesi bile övgü konusu olabiliyor. Oysa Pompidou’da bu oran yüzde doksana yüzden on, Londra Ulusal Müzesi’nde yüzde doksan dokuza yüzde bir, Chicago Sanat Enstitüsü’nde ise yüzde seksen sekize yüzde on iki. Amerika’nın önde gelen yirmi altı müzesinde son on yılda yapılan alımların yalnızca yüzde on biri kadın sanatçıların yapıtlarından oluşuyor. Benzer istatistikler dünyanın farklı ülkelerinde de karşımıza çıkıyor; Türkiye de buna dahil. Sanat piyasasında durumun vahameti ise ayrı bir mesele. Üstelik son yıllarda sanat eğitimi alan kadınların oranı, nereye bakılırsa bakılsın, erkeklerden daha fazla olmasına rağmen; görünürlük, temsiliyet ve piyasa değeri açısından eşitsizlik hâlâ kapanmıyor. Evet, demek ki gidilecek daha çok yol var diyoruz bir çoğumuz.



