Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Gölge Erkekler ve Annemin Uyurgezer Geceleri

Dört Kuşağın Sessiz Mirası

I. Bölüm – Sessizliğin Kadınlara Bıraktığı Miras

Ayfer Tunç’un heyecanla beklediğim ve bir solukta okuduğum “Annemin Uyurgezer Geceleri” en çok üst üste yığılmış sessizlikleri hissettirdi bana. Dört kuşak kadın… Hepsinin acısı farklı ama hiçbirinin acısı tam anlamıyla dile getirilmemiş. Bu nedenle anlatılan hikâye yalnızca bir aile anlatısı değil; bastırılmış duyguların sonraki nesillerde yeniden vücut bulma biçimi bence.

Büyük anneanne Esme romanın en ağır noktası. Onu okurken aklıma kendi anneannem geldi. Anneannemin adı da Esma’ydı. Çok genç yaşta dul kalmış. Onu isteyen adam, yani dedem, önceki evliliğinden olan iki çocuğunu almak istememiş. Peki anneannem ne yapmış? İçi kan ağlayarak çocuklarını babaannelerine bırakmış ve dedemin eşi olmuş. Çünkü o zamanlar bir kadın bekâr kalamazmış. Hele ki dikkat çekecek kadar güzelse… Böyle durumlarda erkek böyle bir kadına sahip çıkmayı “iyilik” sanırmış. Anneannem bunu anlatırken gözleri dolardı. İnsan o bakışta suçluluğunu, çaresizliğini, terk edilmenin değil terk etmek zorunda bırakılmanın acısını görürdü.

Ben romanın Esme’sini okurken kendi Esma’mla birleştirdim. Ve kendime şunu sordum: “Susturulan kadınların iç sesi nereye gider?” Belki uyurgezerliğe… Belki sessizliğe… Belki çocuklarının rüyalarına… Bir gölge gibi takip eder onları. Romanın Esme’si de iç dünyasını kimseyle paylaşamaz. Hareketleri deliliğine verilir. Kararmış bir yalnızlığın içinde var olur. Onu kimse duymamıştır ama acısı kuşaklara aktarılan bir tortu gibi kalmıştır.

Anneanne Şehbal bu noktada farklıdır. O, annesinin aksine susmak yerine hikâyelerini süsleyerek anlatmayı seçer. Belki kendini böyle korumuştur. Peki işe yarar mı bu? İnsanın acısı parlatılınca gerçekten unutulur mu? Şehbal’in hikâyesinde asıl kırılma da burada olur.

Sonra anne Ayhan gelir. En düzenli görünen odur. Evin ahlâklı olanı, zarif duranıdır. Katı kuralları vardır. Öğretmenliğiyle, konuşma biçimiyle, sanki hiçbir şeyden etkilenmeyen, olgun, dengeli… Yıllar sonra onda da değişiklikler başlar. Gece olunca uyurgezer hâliyle ortaya çıkan bir dışavurum söz konusu olur.

Ve kırmızı ruj…

Gündüz yoktur ama gece belirme biçimi sanki “Beni silmeyeceksiniz,” der gibi. Ruju da bilinci yerinde değilken sürer. Hatta Şehnaz annesi hastanedeyken ruju bulmak için evi alt üst eder. Bir kadının kendi gençliğine tutunma çabası ve bastırılmış kadınlığının sessiz isyanı… Ayhan, kırmızı rujuyla belki tam da hiçbir şeyi hatırlamazken gençliğini ya da bir zamanlar beğenilen biri olduğunu hatırlamaktadır. Çünkü bazı kadınlar sesini çıkaramaz ama yüzünde bıraktığı renkle “ Ben varım,” der. Ben de çok severim kırmızı ruju; gece gündüz düşünmeden de sürerim.

Ve nihayet Şehnaz… Cervantes’in şu cümlesini hatırlatıyor bana: Ah hafıza, huzurumun baş düşmanı. Hikâye onun zihninde sürekli yenileniyor. Görüntüler, kokular… Şehnaz unutmayı beceremiyor. Hafıza onda ağır bir yük, taşınamayan bir bavul. Bir bakış, bir eşya… Hepsi bugün kadar canlı. Bir o kadar da gereksiz.

II. Bölüm – Erkekler: Otorite, Kaçış ve Miras

Bu kadınların sessizliği, genellikle erkeklerin baskınlığı ve kurulan sorunlu ilişkiler zemininde büyür ama erkekler daha çok bir gölge, bir silüet gibidirler. Kadınlar, babalarından kocalarına kadar uzanan bu otorite zincirinde ya boyun eğme ya da Ayhan gibi bilinçaltına itilmiş bir kaçış yolunu seçme durumundadırlar.

Ayhan’ın mazbut, makbul, makul, mahzun, mağdur, mağrur, mahcup, mağmun, mazlum, masum hayatının gölgesinde, kızının hocası E. ile olan ilişkisi, Şehnaz’ın hayatında bir tür laboratuvar işlevi görür. E., Şehnaz için entelektüel bir kılavuzdur, ailesinin karmaşık duygusal dünyasını analiz etmeye çalıştığı akılcı bir limandır. Ancak E.’nin evli olması ve hoca kimliği, bu ilişkide bir güç dengesizliği oluşturur. Şehnaz, bu ilişki içinde, annesinin kaçmaya çalıştığı erkek otoritesi ve bağımlılık döngüsünü yeniden üretme tehlikesiyle yüzleşir. E. figürü, Şehnaz’ın kendi benliğini bulma yolunda aşması gereken, önceki kuşaklardan miras kalan erkek figürlerinin karmaşık gölgesidir.

Burada Ayfer Tunç’un Yeşil Peri Gecesi romanındaki Şebnem karakterini hatırlamak gerekir. Şebnem, hayatının hayal kırıklıklarına karşı saldırgan ve yıkıcı bir tavır geliştirir. O, erkekleri manipüle edilecek hedefler olarak görür; bu, yaşadığı travmaya karşı geliştirilmiş, aşırı bir savunma mekanizmasıdır. Şebnem’in bu yıkıcı yaklaşımı, Esme’nin suskunluğu ve Ayhan’ın uyurgezer isyanının total bir öfkeye dönüşmüş hâlidir.

Şehnaz ise ne annesi gibi bilinçaltına kaçar ne de Şebnem gibi yıkıcı bir intikam arar. O, ailesindeki kadınların yaşadığı acıları ve erkeklerle kurdukları sorunlu ilişkileri gözlemler ve anlamlandırmaya çalışır. Şehnaz’ın çabası, döngüyü kırmak için bilinçli bir analizdir.

III. Bölüm – Acının Biyolojik Yazgısı

Romanın asıl gücü şurada: Hiç kimse kendi hikâyesini yaşamıyor aslında. Kimse kendi acısından başlamıyor hayatına. Herkes kendinden öncekinin yükünü taşıyor. Esme’nin konuşamadıkları delilikle, Şehbal’in içine attıkları beyin kanamasıyla, Ayhan’ın sakladığı duygular beyninde peyda olan tümörle ortaya çıkmış.

Ayhan’ın beyninde ur çıkması ve Esme’nin deliliğinin de buna bağlanması gibi tıbbi detaylar ise romanın en sarsıcı gerçeğidir: Bastırılmış duygusal travma, fiziksel bir hastalığa dönüşmüştür. Bu, kadınların ruhsal yükünün, bilincin merkezi olan beyinde somutlaştığını gösteren güçlü bir metafordur. Şehnaz’ın üzerindeki yük, sadece duygusal değil, potansiyel olarak biyolojik bir yazgıdır.

Roman bitince şu soru kaldı zihnimde: İyileşmek için unutmak mı daha iyi, yoksa hatırlayıp yüzleşmek mi? Şehnaz yüzleşir ama hiçbir şeyi çözemez. O, hatırladığı için hayatında hiçbir şey sönmemiştir.

Başka bir soru da: Eğer kadınlar sustuklarını çocuklarına miras bırakıyorsa biz hangi sessizliğin devamıyız?

Ve sonra yine kendi anneannemi düşündüm. Romanın Esme’siyle birleştirdim. Anneannem çocuklarını bıraktı ama ne Esme ne Şehbal çocuklarını bırakmadı. Bir kadın çocuklarını bırakmak zorunda kalıyorsa kimin suçu bu? İnsan hangisini affeder? Dönemi mi? Kaderi mi? Toplumu mu? Kendi susuşunu mu?Bu roman işte tam da bunu düşündürüyor. Bir evdeki acı kaybolmuyor. Bir kuşak onu saklıyor, diğeri makyajlıyor, öbürü uyurgezerlikle dışa vuruyor, bir sonraki hatırlayıp yazıyor. Ben kitabı bitirdiğimde gözlerimi kapatıp şunu düşündüm: Bazı hikâyeler söylenmediği için ağırdır. Ve belki de biz onların içinden geçerek hafifliyoruz.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Devrim Savuran
Devrim Savuran
Devrim Savuran, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenidir. Edebiyat ve dil eğitimi alanındaki çalışmalarının yanı sıra çağdaş öykü formuna ve karakter merkezli anlatılara ilgi duyar.

POPÜLER YAZILAR