Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

İnsan En Çok Sadık Kalabildiği Yerden Hatırlıyor Kendini

Beni farklı hikâyelerle tanıştıran anneme…

Bazı hikâyeler tek seferliktir. Bazılarına ise tıpkı sevdiğin bir kitabı yeniden okur ya da sana iyi gelen bir yere tekrar tekrar gider gibi defalarca sığınırsın. Dışarıdan bakıldığında aynı döngüde sıkışmışsın gibi görünür, belki de öyledir ama içeride başka bir şey olur. Her seferinde daha önce duymadığın bir cümle, fark etmediğin bir bakış, içini sızlatan bir suskunluk dikkatini çeker. Bu yüzden ben bazı hikâyelere kaçış demiyorum artık. Daha çok güvenli ve kontrollü bir geri dönüş gibi geliyor bana.

Çemberimde Gül Oya da benim için böyle bir yere dönüştü zamanla. Her izleyişimde başka bir kapı açtı bende. İlkinde aşka takıldım, sonra korkuya, susmaya, vazgeçmeye ve doğrularına bağlı kalmaya… Şimdilerde yeniden izlemeye başladığım bu hikâyeyi, farklı bir açıdan düşündüğümde; kim kime, neye, ne pahasına sadık kalıyor, sorusu aklıma takıldı. Ben de biraz daha derinlere inmek istedim.

“İnanamamıştım kendime o gün. İlk kez kavga etmiştim babamla. Odam sanki ayıplar gibi bakıyordu bana.”

Mesela bir sahne var ki bende hep en başa yazılır. Yurdanur’un babasının, “bizim insanlarımız” öğretisine ilk kez açıkça karşı çıktığı andır bu. En ihtiyaç duyduğu anda, arkadaşı kollarında ölürken, “Bizim insanlarımız,” dediği kişilerin yardıma koşmadığını anlattığı bir kırılma anıdır söz ettiği. Bir evladın, miras aldığı düşünceyle arasına ilk mesafeyi koyduğu o ince çizgi de zamanla kalınlaşır elbette. O sahne bana sadakatin bazen insanlara değil, gerçeğe bağlı kalmayı seçmek olduğunu düşündürür ve ikisi her zaman aynı yere çıkmaz.

“Gözler var, muhabbet

gözler var, buğdayları güneşli bir harman manzarası gibi bakıyorlar.”

Yakın tarihimizde geçen dizide en sevdiğim sahnelerden biri de Yurdanur ve Mehmet’in üniversite kantininde buluştuğu andır. Yurdanur yalnızdır, Mehmet gelir ve birkaç gündür onu aradığını söyler. İkisi konuşurken Mehmet’in arkadaşlarından biri yanaşarak dernekteki buluşmayı hatırlatır. Bugünün kulüp toplantıları gibi değildir bunlar. Gençlerin siyasi düşüncelerini açıkça söyledikleri, taraflarını seçtikleri, bazen de fişlendikleri yerlerdir. Kimin nerede durduğunu gösteren küçük kürsüler gibi çalışırlar. Mehmet’in toplantıyı zaten bildiği yüzünden okunur. Ama arkadaşının hatırlatmadan çok, bir yoklama yaptığını da anlar. Çünkü bazen sadakat ne söylediğinle değil, kiminle oturduğunla ölçülür.

O noktada gerilim hissedilse de büyük tepkiler verilmez. Ama küçük seçimler bile bazen en büyük şüpheyi doğurabilir. Bir burjuva kızıyla sohbet etmek, başlı başına tartışmalı bir harekettir çünkü. Sadakat, ideolojilerin elinde ne kadar da hızlı hüküm verilen bir şey, diye düşünürüm her izleyişimde. Sonra bir şiir açılır aralarında. Yurdanur’un Nazım Hikmet şiirlerini babasından gizlice okuduğunu söylemesi, sahnenin en sessiz itirafıdır.

“Kimse için bir şey olamadım belki ama anne oldum. Sen de anlarsın bir gün belki.”

Sadakat meselesini dizide en çok anne ve kız hikâyelerinde gördüm aslında. Çünkü fikirlerden vazgeçmek, yön değiştirmek mümkün. Hatta bazen insan kendine verdiği sözleri bile bozabiliyor. Ama anneyle çocuk arasındaki bağ kopmuyor, en fazla şekil değiştiriyor. Genç Yurdanur’un baba evinden çıkışı, bunun ilk kırılmasıydı benim için. Babasının itirazı sertti ama ilerleyen sahnelerde asıl içimi burkan, annesinin sessizliğiydi. Kızının nikâhını uzaktan ve kimseye görünmeden izlediği sahnedeki kırgın görüntüsünü, belki de en çok anneler anlar. Sonrasında ise yıllarca hazırladığı çeyiz sandığını gizlice kızının yeni evi olan konağa getirişi, bazen sadakatin sessizlikte de saklanabildiğini gösteriyor. Kırgınlığına ve kızgınlığına bağlı kalamasa da kızına bağlı kalmanın bir yolunu buluyor Sema.

Konağın içindeki diğer anne- kız, Zarife ve Sultan’ın hikâyesi de aklımda hep ayrı bir yerde durur. Anne, yıllar önce evlenip İstanbul’a gelmiştir, şehir değişmiştir ama içindeki düzen değişmemiştir. Töre, namus, söz hâlâ evin görünmeyen duvarları gibidir. Zarife İstanbul’da büyür ama içinde koşturduğu çember çok küçüktür. Anne ise ilk bakışta ona öğretilen kurallara daha bağlı görünür. Ama bazı anlar vardır ki insanın neye daha sadık olduğu değişir. Yeri geldiğinde bir kalkan gibi kızının önüne geçer ve sonucu da kendisi üstlenir. O noktada doğup büyüdüğün düzene sadakatin bile bazen en büyük sevgiyle çatlayabileceğini anlarız.

Yıllar sonrasına geldiğimizde ise bu kez yetişkin bir kız ve yaşlanmış bir anne durur karşımızda. Yurdanur ve Feriha… Aralarındaki mesafe tek bir olaydan değil, birikmiş suskunluklardan örülmüştür. Geçmiş, kayıp, suçluluk ve söylenmemiş cümleler aralarında durur. Kimse açıkça suçlamaz ama tamamen de aklamaz birbirini. İlginç olansa ikisinin de inandığı şey için geri adım atmamasıdır. Birbirlerine benzedikleri yer, aslında en çok çatıştıkları yerdir. Geçmişin sayfaları yeniden açıldıkça aralarındaki mesafe bazen artıp bazen azalsa da bağ hiç kaybolmaz.

Anne ile çocuk arasındaki sadakat hiçbir zaman tek biçimli değildir kanımca. Bazen sessiz bir destek, bazen başkasını kendinden öte bir yere koymak, bazen de iyileşmesi yıllar süren bir mesafedir belki de…

“Büyüyünce bu günleri unutma. Kitapların yakıldığı, insanların fikirleriyle suçlandığı bu günleri unutma. Unutma ki anlatabilesin bunları. Türkiye’yi sevmeyi anlat birilerine, birileri bunu hep yanlış anladı çünkü.”

Sadakat bazen bir ülkeye, anlatılması gerektiğine inandığın bir hakikatedir. Yurdanur’un öğretmenliğe başladığı o ilk günse bunun en sade ama en yakıcı karşılığıdır. Çocuklara dağıttığı Küçük Kara Balık, Bir Şeftali Bin Şeftali ve Küçük Prens kitapları, düşünmeye açılan küçük kapılardır onun için. Ama o gün o kapılar sertçe kapatılarak kitaplar çocukların gözü önünde toplatılır ve yakılır. O sahnede insan bazı zamanlarda sadakatin düzene uyum göstermek değil, doğru bildiğini içinden silmemek olduğunu anlar. Yurdanur belki sesini yükseltmez, büyük sözler etmez ama inandığı şeye olan inancını da silip atmaz.

Okul çıkışında öğrencilerinden birinin kitabını sakladığını söylemesi, bu yüzden kıymetlidir. Akıntıya karşı yüzmeyi seçen hikâyenin kahramanı gibi küçük bir kara balıktır o çocuk aslında. Yurdanur’un ona, “Okumaya devam et, unutma, anlat,” demesi de bir teselliden çok emanet gibidir. Çünkü sadakat bazen hatırlamakta ısrar etmek, yaşananı saklamak ve zamanı gelince başka kelimelerle yeniden anlatmaktır. Yıllar sonra küçük bir çocuğun bilmeden de olsa verdiği o sözü tutması, doğru anda söylenen her kelimenin doğru kişide yıllarca yaşayabildiğini gösterir. Bu yüzden sadakat bazen bir kişiye değil, gelecekte anlatılacak bir hikâyeyedir.

“Bir göç mevsimiydi kaybettim onu. Büyük, gürültüsüz, suskun… daha doğrusu susturulmuş kalabalıklarla birlikte kaybettim onu. Kıran günleriydi, yürekler alev alevdi, paramparçaydı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı; canan gibi, ülkem gibi.”

Kendine sadakat belki de en sessiz olanıdır. Alkış istemez, onay beklemez… Bu yüzden her izlediğimde bende en çok iz bırakan şey büyük sözler değil, bazen zorunlu bazen de bile isteye yapılan seçimler oldu. Yurdanur’un yıllar sonra bile geçmişini -büyük zorluklar yaşasa bile inkar etmemesi- bundandır. Attığı doğru ya da yanlış tüm adımların bedelini ödemiş olsa da geriye dönüp, “Yanlıştı,” diyerek kendini temize çıkarmaz. Bazı insanlar geçmişini silerek rahatlar, bazıları ise sahiplenerek ayakta kalır. O ikinci yolu seçer.

Mehmet’te de aynı çizgi vardır. Düzenin içinde durduğu hâlde kendi doğrularını seçtiği an bunu görürüz. Kurallara uyduğunda güvende kalacaktır ama aynı insan olamayacaktır. Aylar sonra askeri mahkemede yargılanan arkadaşını son bir kez annesiyle kucaklaştırırken risk alır ve bedel öder Mehmet. Kendini korumak yerine kendine sadık olmayı seçer. Arkadaşını idama gönderirken ve “Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü,” dizelerini haykırırken de o düzende kendine sadık olamayanları kasteder gibidir.

Canan’da ise bu sadakat daha yaralı bir biçimde çıkar karşımıza. Küçük bir kasabadan çıkıp görünür olmak isteyen Canan, artık sahnededir ve şarkılarını söyler. Ama bunun bedelini de ağır öder. Âşık olduğu adamı kaybeder, ailesi tarafından kötü yola düşmüş kadındır artık ve hayat da onu sertçe ezer. Yine de silinmeyi değil, yaralı hâliyle var olmayı seçer. Çünkü bazı insanlar büyük adımlarla değil, düşe kalka ayakta kalarak sadık olur kendisine…

Hayatta olduğu gibi anlatılan bu hikâyede de bazı karakterler kazanmasa bile eğilip bükülmez. Bazıları mutlu olmaz ama sahte de değillerdir. Kendine sadakat, biraz da hayatın seni başka birine çevirmesine izin versen de kendini kabul etmektir. Kırılabilirsin, yanılabilirsin, kaybedebilirsin ama kendinden vazgeçmezsin.

“Taş olsaydım erir idimi toprak oldum da dayandım. Demir olsaydım çürür idim, toprak oldum da dayandım.”

Sadakat dediğimiz şey çoğu zaman büyük cümlelerde değil, kimsenin bilmediği küçük seçimlerde saklı. En sahici hikâyeler bu yüzden içimize dokunuyor. Çünkü kusursuz insanları değil, vazgeçmeyen insanları anlatıyorlar. Yaralanan, hata yapan, korkan ama yine de içindeki doğruyla bağını koparmayan insanları…

Belki bu yüzden bazı hikâyeler bize yabancı gelmiyor. Okurken ya da izlerken bir karakteri değil; bir ihtimali, bir hatırayı, bazen de kendimizi görüyoruz. Benim bu hikâyeyi sevmemin sebebi de tam olarak bu. İçinde süslenmiş kahramanlıklar değil, bildiğimiz türden bir insan hâli var… İnsan en çok da sadık kalabildiği yerden hatırlıyor kendini. Bazı hikâyeler de bu yüzden bitmiyor, biz büyüdükçe başka aralıklardan konuşmaya devam ediyor.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Ezgi Aksoy
Ezgi Aksoy
Profesyonel hayatının büyük bir kısmını klavye başında içerik yazarı olarak geçirdi. Ancak onun için asıl mesai, uzun zamandır yazmaya ara verdiği ama şimdilerde yeniden buluştuğu şiirleri. Yazmanın iyileştirici gücü olduğuna inanıyor. En büyük ilhamı ise biricik oğlu.

POPÜLER YAZILAR