Bizim oralarda öğrenmeye çok meraklı bir Mahmut emmi yaşarmış.
Köyün tek kahvesini işletirmiş.
Anası Kurtuluş Savaşı’nda erkek esvapları giyip mermi taşıyan bir kadınmış.
Savaşa gidip dönmeyen dayılarıyla gurur duyar, anasıyla da övünürmüş.
Cumhuriyet devrimlerini ilk hayatına uygulayan da o olmuş.
Latin alfabesini öğrenip ilk şapkayı da o takmış.
Kar yağıp da yollar kapandığında tarihi geçmiş gazeteleri okur,
elli sac ekmeği karşılığında aldığı Rus radyosundan gelen cızırtılı seslere kulak kabartırmış.
Okuyacak bir şey bulamadığında eski gazeteleri yeniden okurmuş.
Öğrenmeye öyle meraklıymış ki ajansı kaçırmamak için kulağını radyodan ayırmazmış.
“Mahmut emmi, bayaktan beri çay bekleyip duruyorum. Çay daha demini almadı mı?”
“Az bekle…ajansı bekliyorum. Savaştan havadisleri verecek.”
Kahvede önce bir homurtu, sonra bir sessizlik olurmuş.
Bir gün yine radyoya kulak kesilmişken birden feryat etmiş:
“Eyvah! Gördünüz mü! Ben size demiştim!”
“Almanlar Sivas’a girmiş!”
Dediği gibi rengi birden sararmış, sendelemiş,
küt diye olduğu yere yığılmış.
Kahvede bir karışıklık.
“Su getirin!” diye bağıran olmuş.
Biri başını kaldırmış,
öteki yüzüne su serpmiş.
“Mahmut emmi! Emmi!” diye seslenenler olmuş.
Kim haber verdiyse, karısı Satı kadın koşa koşa gelmiş.
Başına çökmüş, dizlerini döverek:
“O radyo bizim ocağımızı söndürdü!
Beni bırakıp nerelere gidiyorsun vay herif! Nerelere gidiyorsun!”
Kadının sesi yükseldikçe,
yerde yatan gözlerini aralamış.
“Cehenneme davul çalmaya gidiyorum…
Sen de gelecekmisin?”
Kadın daha da yükselmiş:
“O radyoya sarıldığın kadar bana sarılmadın!”
Etrafta gülüşmeler olmuş.
Yattığı yerden terslemiş:
“Çenenin bağı kilitlensin kadın! Bir sus!
Ben ne söylerim, tamburam ne çalar!”
Kahvede bir uğultu başlamış.
Birinin ağzından çıkmış:
“Ta burnumuzun dibine kadar girmişler…”
Öbürü:
“Nasıl da haberimiz olmadı?”
Bir başkası:
“Peki buraya kadar nereden girmişler?”
Tamo sırada köy öğretmeni içeri girmiş.
Ne olduğunu öğrenince yanına yaklaşmış, elinden tutmuş.
“Hay Allah emmi…
Sen yanlış anlamışsın.”
“Orası Sivas değil, Sivastopol.”
“Rusya’da bir liman şehri.”
“Kalk hele…
Bir şey yok.”
Bunu duyar duymaz kahvede bir gevşeme.
Arkasından gülüşmeler koyuvermiş.
Biri laf atmış:
“Emmi, Sivas’a Alman girmiş ha!”
Öbürü katılmış:
“Biz de savaşa gidiyoruz sandık!”
Bir başkası:
“Radyo başında dünyayı kurtarıyordun, bizi de korkuttun!”
Yüzlerine bakmış.
“O kadar çok isterdim ki…
keşke sizin gibi olabilseydim.”
“Ne kadar şanslısınız…”
Aşağıdan seslenmişler:
“Eee tabii…sen bizi beğenmiyorsun ama…”
“Biz de mektep, medrese gördük!”
“Biz de mürekkep yaladık!”
Haydar’ın çürük dişlerini göstererek attığı kahkaha karşısında kendini tutamamış.
“Oğlum Haydar…nasıl da imreniyorum senin bu hâline…
Ne mutlu sana…yok aklın.”



