İnsanın dünyayla olan yarışını bitirmesi, gürültüyü geride bırakıp kendi içine çekilmesi kolay değil. Bir süredir durduğunu fark eden, bu dünyanın geçici olduğunu bilen ve bundan huzursuz olmayan bir yerdeyim. Yaşadıklarımı birer tecrübe bildim; hüzünden çıkacak o sessiz huzurun farkındayım artık. Duygularımla yüzleşme cesaretim var ama bir o kadar da yorgunum. Hâlimi kabul ettiğim, acele etmediğim bir sesteyim şimdi. Yavaşladım; durarak beklemek değil, telaş yapmaksızın yola devam etmek gerektiğini sezdiğim bir yerdeyim.
Yalnızlaşmak beni kendime yaklaştırdı. Yalnızlık denilen o ıssızlığın, insanı dinlendiren tarafını fark ettim. Bir zamanlar beni yaralayan bu durum, şimdilerde en büyük sığınağım ve huzurum hâline geldi. Gözlemlemek, dinlemek, yaşanmışlıkların tortusunu süzmek… Bunlar artık en kıymetli meşgalelerim. İçinde olduğum ânı daha çok hissetmemi sağlıyor. Duygularımı okumaya başladım; âdeta bir doktorun damarları bilmesi gibi, içimdeki akışı ve tıkanıkları sezebiliyorum. Ve fark ediyorum ki, geçmişin o yorucu girdaplarına, insanı hırpalayan telaşlarına karşı artık içimde en ufak bir merak ya da çekim kalmadı; geride bıraktığım her ne varsa hepsi kendi vaktinde tamamlandı.
Her şey, biraz zaman geçince toza benziyor. Evler, eşyalar, fotoğraflar, adlar, sesler… Bir zamanlar büyük anlamlar yüklediğimiz hayat parçaları, fark edilmeden önce bir örtünün altında kalıyor. Ağustos’un o ağır ve sakin havası gibi, toz da yalnızca kullanılmayanın değil, yaşanmış olanın tanığıdır. Sessizdir, acele etmez, kimseyi çağırmaz; ama dokunulduğunda bütün hafızayı uyandırır. İçimdeki birikmişlik de tıpkı bu toz gibi; ne siliyor ne de atıyorum, sadece yerli yerinde durmasına izin veriyorum.
Bütün bu sessizliği ve yavaşlığı düşünürken, kendimi istemsizce Şule Gürbüz’ün edebi evrenine yakın hissediyorum. Onun yaşama bakışında, kelimeleri dizilişindeki o incelikte kendimden izler buluyorum. İnsanın otuzlu yaşlarında eşik atladığı, hayatın gürültüsünden silkelenip kendi özüne sığındığı o hâlleri, onun cümlelerinde okurken kendi iç sesimi duyuyorum. Belki de bu, kâğıt üstünde bir söyleşi değil; ancak onun hissettiği o derin manayı, tozun ve zamanın kıyısında benim de bugün tüm kalbimle hissettiğim bir hakikat.



