En son izlediğim film beni yine yıllar önceki gibi düşündürdü. Önce Kadınlar isimli film baskılanan ve kontrol altında tutulmaya çalışılan kadın kimliğinin farklı bir pencereden işlendiğini göstermeye çalışsa da aynı malzemeden oluşan bir çerçeve kullanıyor. Tıpkı Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim ya da Kadınlar Krallığı’nda ve daha pek çok yapımda olduğu gibi…
Kadının yaşadıklarını ya da yaşayamadıklarını anlatırken erkeği göstererek anlatmaktan başka çareleri yokmuş gibi davranıyorlar. Onları yerimize koyup, bizi onların yerine koyduğumuzda bütün konunun işlendiğini düşünsek de eşitler arası ilişkiler yaşanmadığı, anlatılmadığı müddetçe bu şiddet devam edecek. Bir şeyin tersi anlatılmaya çalışılırken anlatılmak istenen öne çıkarılamıyor. Tüm bu ütopyalar ya da distopyalar amaçlarını aynı baskıda, cinsiyetleri değiştirerek göstermeye çalışıyorlar. Bu da pek çoğunu güldürüp zihinlerde kadını gülünç düşürmekten başka bir işe yaramıyor. Çok az insan izlediğinde kadının yerinde olmanın zorluğunu idrak edecek bilinç düzeyinde. Kadın olmayı güldürü malzemesi olarak kullanmak erkek olmayı yüceltiyor ne yazık ki. Bir de tabii kadının sesini duyurabilmek için erkeğin kılığına sığınmak zorunda olduğunun düşündürülmesi, egemen bakışın ekmeğine yağ sürüyor.
Erkeğe ya da kadına göre değişen ne bir duygu ne de bir fikir olabilir. Bugün bir olay karşısında kadın ağlarken erkek ağlayamıyorsa bu erkeğin gücünden ya da kadının güçsüzlüğünden değil, sistemin oluşturduğu ve dayattığı kalıplardan kaynaklanıyor.
“Erkekler ağlamaz,” diye büyütülen çocukların, sadece kadınların ağlayabileceği ve onları ağlatabilme hakkının kendilerine bahşedilmiş olma zehrine düşmeden edemeyeceklerine eminim. Hâl böyle olunca da kısır döngü devam edip duruyor.
Öğretmenim derste “Bir yerde karanlık varsa, sebebi ışığın yeterince olmayışındandır,” demişti. Eğer ışığımızla kimlik savaşımızı vermeye devam edebilirsek kadınlar ve tüm ezilen varlıklar için güçlü bir adım atmış olacağız. Aksi takdirde erkek egemen bakışının yüzyıllardır yaşadığı ve yaşattığı bozuk dünyayı beslemekten başka bir şey yapmayacağız.
Beslendiği tüm sosyal ve ekonomik kaynakların maşası olmuş bu zihniyetin ayrım diye aramıza ördüğü duvarları yıkacak tek şey “bilir” hâlimizle takındığımız tavırlardır.
Neler yaşattıklarını anlamaları için kadınların yerine erkekleri geçirip aynı şeyleri yaşatma motifiyle karşımıza çıkan bu filmler ne yazık ki konunun merkezine yaşanan sıkıntıları koyamıyor. Olay aynı, karakter farklı. Günün sonunda yine aynı hareketleri, aynı korkunç olayları izliyoruz. Bunu aksini savunmak adına ekrana taşıdıklarını düşündürüyorlar.
Oysa burada ince gibi görünse de o kesici çizgi, zihinlerdeki algıyı daha derinleştiriyor.



