Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Karton Koliler

“Siz kendinize yabancılaşmışsınız,” dedi kadın sakince.

“Evet,” diye atıldı Sibel ojeyi sürerken. “Bu çok doğru.”

Şaşırdı Sıla ve aynı anda ne kadar haklı olduklarını düşündü. Uzun zamandır kendisinin de hissettiği bir duyguydu bu. Yabancılaşma. Ben böyle bir insan değildim ki. Kim bu yabancı? Ne işi var benim bedenimde.

“Sadece bir karar alıp bunu uygulayacaksınız, bu kadar basit aslında.”

“İlk adımı atmak hep zordur,” dedi Sibel.

“O ilk adımı attıktan sonra her şey yolunu bulur, akar gider,” diye ekledi kadın.

Susuyordu ama bunları duymak iyi gelmişti. Hiç tanımadığı ve ilk kez karşılaştığı bu kadın, sadece kısa bir sohbetle nasıl da çözüvermişti içindeki düğümü. Ne yapacağını bilmez hâlde sıkışıp kaldığı bir dört duvar içinde gibi hissediyordu. 

Kadın yerinden kalkıp mutfağa doğru ilerledi.

Sıla kadının kalkmasını fırsat bilip yavaşça Sibel’e doğru eğildi.

“Kim bu kadın?” diye sordu.

“Sezgileri çok açık biri, bak hemen çözdü seni. Her sene Hindistan’a gider. Doktor aslında.” 

“Etkilendim.”

“Yapman gereken belli canım, lütfen bizi dinle.”

Ojeyi sürmek için diğer eline uzandı.

“Peki ya korkuyorsam yalnız kalmaktan?”

“Yalnızlık böyle kötü bir ilişkiden iyidir, cahil cahil konuşma lütfen.”

“Sana konuşması kolay desem?”

“Ben de çok mutlu değilim, idare ediyorum, hem benim çocuklarım var, durumlar aynı değil.” 

Kadın mutfaktan dolu bir tabakla döndü.

“Bu pastanenin ekleri bir harika Sibelciğim,” diyerek kahkaha attı.

***

“Abi,” diyordu Yeliz, “hiç sağa sola bakmıyor, hep önüne bakarak yürüyor, çok efendi.”

Gülüyor bu yorum karşısında. 

“Nereden çıktı şimdi bu?” diye soruyor.

“Öyle ama,” diyor, “bu zamanda böylesi az bulunur, hepsinin gözleri fıldır fıldır.”

“İlahi Yeliz.”

Sonradan anlaşıldı ki fıldır fıldır etrafa bakmıyorsa da yere bakan yürek yakanlardandı. 

Bir akşam yemeğe çağırdı Yeliz. Aynı mahallede oturuyorlardı. Yürüyerek on dakika sürdü gitmesi. Yemekte barbunya, pilav ve salata vardı. Yeliz’in oğlu salonda uyuyordu. Balkona kurdular sofrayı. Çok güzel bir mayıs akşamıydı. Açan baharlar buram buramdı havada.  

“Ben İstanbul’a döneceğim Yeliz,” dedi.

“Hayırlısı olsun.” Sesinde en ufak bir şaşırma ifadesi yoktu. “Geç bile kaldın,” dedi ve ekledi, “ben de ayrılıyorum.”

“Size ne oldu?”

“Kumar oynamış kredi kartımla.” 

“Yapma ya, çok üzüldüm ve şaşırdım.”

“Öyle işte, yapacak başka bir şey yok, affedemem bunu.” 

Sessiz kaldı, ne diyeceğini bilemeden. Sonra “Haklısın,” diye mırıldandı. “Herkesin bir sınavı var,” diye geçirdi aklından. 

Evdeki kedilerden biri pencere pervazına çıktı, kuşları seyretmeye başladı.

“Düşmesinden korkmuyor musun?” dedi.

“Düştü zaten bir kere, bir şey olmadı,” dedi. Rahatlığına hayran olmakla birlikte çokça da kızdı içinden. Zavallı kedi, her seferinde o kadar şanslı olamazdı.

Yemekten sonra balkonda oturmaya devam ettiler, kahve içtiler, bolca da sustular. Konuşulacaklar can yakıyordu çünkü. Yeliz’in oğlu hâlâ uyuyordu koltukta. Serserinin tekiydi, “Bir şey olmayacak bu çocuktan, yazık,” diye düşündü. Başa çıkamıyordu Yeliz, kendi sorunlarıyla bile başa çıkamıyordu. 

Böyle yan yana durarak bile sıkıntısı biraz dağılmıştı. İnsan insanın zehrini alır derler. Ne doğru söz.

“Sağ ol bu gece için, çok iyi geldi.”

“Her zaman, ne zaman istersen,” dedi Yeliz. 

***

Erken kalkmıştı o sabah. Gün doğarken denizin üzerindeki bulutların renkten renge bürünmeleri izlenmeye değer bir gösteriydi, ayrıca ev ile vedalaşacak vakit kalsın istemişti. Kalan dört, beş koli duvar dibinde sıralanmış, üzerlerine içindekiler yazılmış bekliyorlardı. Pencereyi açtığında içeriye ürkekçe giren esinti saçlarında kıpırdandı. Karlı bir günde geldiği bu şehirden bir bahar mevsiminde gidiyordu. Sandığından çoktu eşyası. Tabaklar, çanaklar, süs eşyaları, kitaplar, cd’ler, yerdeki halılar, giysiler, ayakkabılar, çantalar… Mobilyaların bir kısmı ona aitti ama onları burada bırakacaktı. Sadece arabanın bagajına sığacak şeyleri alıyordu.

Kolilerin arasından geçerken ayağı bir kitaba takıldı. Eğilip aldı. Arasından kurumuş bir yaprak düştü yere. Yaprağı avucuna aldı, bir an düşündü, sonra kitabın arasına geri koymadan kolilerden birinin üstüne bıraktı. 

Dolabın kapağını son kez açtı. Askılar birbirine sürtündü, ince bir tıkırtı. Elini en arkada kalmış elbiseye götürdü. Hiç giymemişti. “Bir gün” diye alınmış şeylerdendi. O “bir gün” hiç gelmemişti. 

Odaları dolaşmayı bitirdikten sonra mutfağa girdi. Denize nazır koltuğa oturup manzarayı seyretti. Martıların çığlıkları duyuluyordu. Bir de her gün gelen karga hiç kıpırdamadan yan apartmanın çatısındaki antenin tepesinde bekliyordu. 

Bugün sana peynir atamayacağım, dedi içinden. Bugün gidiyorum ben.  Bu manzara, martılar, sen, ben hepimiz yalan olacağız.

Geldiği günü düşündü. Kar yağıyordu, yabancıydı ama kendinden emindi. Şimdiyse bir ürkeklik vardı içinde. Semtin hangi sokağına sabah güneşinin nasıl vurduğunu, hangi fırının ekmeğinin daha sıcak olduğunu, hangi parkta akşamları rüzgârın daha sert estiğini biliyordu. Bilmek insanı bir yere ait yapar mı, daha mı zorlaştırır gitmeyi? Hele havada baharın bu kışkırtıcı kokusu varken gitmek ne zor.

Telefonundaki müzik listesi çalıyor bir yanda. Sesi fazla açık değil. Derinden bir şarkı duyuluyor. 

Bu şehir insana tuzak kuruyor

Bu şehir insanı uzak kılıyor

Bu şehir insanı hayli yoruyor

Bu şehir insanı hep kandırıyor.

Telefonun sesiyle irkildi. Sibel’in “Hazır mısın?” diye soran sesi duyuldu. Hazır mıydı? Kolilerin çoğu yüklenmişti geceden. Bavul hazırdı. Arabanın bagajı birazdan dolacaktı. Ama insan bir şehre, bir eve, bir hayata veda etmeye ne zaman, nasıl hazır olur?

Pencereyi kapattı. Son kez etrafına baktı. Duvarlar çıplaktı artık. Yankı vardı. Anahtarı masanın üzerine bıraktı, sonra bir an durup tekrar aldı. Henüz değil, dedi içinden. Henüz çıkmadım.

Sibel yukarı gelmişti. Kalan kolileri ve bavulu aldılar. Kapıyı çektiğinde koridorda ayak sesleri çoğaldı. Asansör ağır ağır hareket etti. Aşağı indiklerinde bahar güneşi vurdu yüzüne. Arabanın bagajı açık bekliyordu. Eşyaları yerleştirirken hafiflediğini hissetti. Sandığından çoktu eşyası ama zannettiğinden azdı yükü.

Sibel bagajı kapadı. “Her şey sığdı,” dedi. 

“İşte gidiyorum.” Ellerini iki yana açıp bıraktı. Evin anahtarını verdi.

“Hayatın çok güzel olsun arkadaşım,” diyerek sarıldı Sibel.

“Senin de arkadaşım.”

Gözleri doldu ikisinin de fazla uzatmadan arabanın kapısını açıp direksiyona geçti. Sibel’e el sallarken kontağı çevirdi. Motor çalıştı. Dikiz aynasından binaya, ardında kalan eski, gri sokağa baktı. İçinden bir cümle geçti. “Bazı şehirler insana bırakmayı öğretir.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Banu Kalkandelen
Banu Kalkandelen
1968 yılında İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Maçka İlkokulu, F.M.V. Özel Işık Lisesi ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Yazmaya ortaokul yıllarında başladı. Milliyet Sanat Dergisi’nin açtığı “Genç Yazarlar” yarışmasında dereceye girdi. Kedim ve Ben sitesinde hayvan hikayeleri ve Kedici dergisinde makaleler yazdı. Profesyonel bir ajansta yazarlık, serbest içerik yazarlığı ve çevirmenlik yaptı. “Yazıya Giriş” ve “İleri Öykü Teknikleri” atölyelerini tamamladı. Editörlük tecrübesini geliştirirken çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. “On Dört Pandabiyat Öykü Seçkisi” kitabında öyküsü ile yer aldı.

POPÜLER YAZILAR