Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

İşte Öyle Bir Renk

Son zamanlarda gecelerimi kırmızıya boyuyorum. Koyu bir kırmızı çıkıyor karşıma; hani gecenin siyahının baskın olmasından mıdır nedir, pıhtılaşmış kan gibi akamıyor gece, düşünceleri zihnin içinde tıkıyor. Kan sulandırıcım ise kelimelerim.

Hayatımda kırmızının oldum olası özel bir yeri vardır. İlkokulun ilk korkularıyla yüzleştiğim zamanlarda, öğretmenim defterime “aman da pek iyi”lerimi kırmızı kalemle yazardı. Tahtanın sol yanında, sınıftaki öğrenci sayısı kadar içi boş elma resimleri olurdu. “Çalışan kazanır, elması kızarır,” derdi öğretmenimiz. “Ali ata bak”tıkça, “Oya okula koş”tukça, “İpek ipi tut”tukça elmaların içi de yavaş yavaş kızarırdı.

Okumayı ilk sökenlerden biri olmanın ödülü, elbette yalnızca kızarmış bir elma değildi. Öğretmenim, sınıfın önünde göğsüme kırmızı, minik bir kurdele takmıştı. Şimdi hatırlıyorum da yüzüm de elmam kadar kızarmıştı. Ne saçma… İnsan başarılı olduğu için hiç kızarır mı? Kızarırmış. Hâlâ da zaman zaman, başarımın gölgesinde bu renge bürünürüm. Keza olması gerekeni yaptığım için takdir edilmek, bugün bile bana garip gelir.

O zamanlar kırmızı, en çok başarmaktı.

Kırmızı tokalar takardım, saçım toka tutacak kadar uzun olduğu zamanlarda. Tepeden sımsıkı bir atkuyruğu; üzerine gelişigüzel dolanmış, yine kırmızı bir kurdele… Kelebek yapılmaya çalışılmış. Yanlardan çıkan, hiçbir yere sığamayan asi bebek saçlarını tutturmak için de derime işleyen kırmızı çıtçıt tokalar…

Tokayı takınca çıkan o cılız “çıt” sesinin, bir neslin kâbusu olacak bir aksesuara isim vermesine mi şaşırayım, yoksa bu ismi bulan yaratıcı zihne mi hayranlık duyayım bilmiyorum. Ama o tokaları başka hiçbir kelimenin bu kadar iyi anlatamayacağını biliyorum:  çıt ve çıt…

O zamanlar kırmızı, saçı başı dağıtmadan hanım hanımcık olmaktı.

Sınavlara hazırlanırken, unutmamam gerekecek kadar şimdinin önemsizi önemlilerini kırmızı dairelerin içine alırdım. Kendime aptal muamelesi yaparcasına, bu dairelerden kırmızı oklar çıkarır; sayfanın boş bulduğum yerlerine, neyi işaretlediğimi unutmayayım diye minik hatırlatıcılar yazardım. Sonra kıpkırmızı bir karmaşanın içinde doğru bilgiyi ayıklamaya çalışırdım. Şimdilerde hepsini unuttum. 

O zamanlar kırmızı, beyhude bir unutmama çabasıydı.

Kitap okuyabildiğim zamanlarda, beni derinden etkileyen, bir zaman sonra o kitapla yeniden göz ucu bir münasebet kurduğumda bendeki anlamını bana hatırlatmasını istediğim cümlelerin altını kırmızıyla çizerdim. Hani şimdilerde moda ya; kitaplardan, yazarlardan alıntılar yapıp onları sıradan bir sosyal medya postuna dönüştürüyorlar, binlerce beğeni alıyor. Hani herkes kendinden bir şeyler buluyor falan… İşte o cümleleri işaretlediğimde ben de sanki benim için yazılmışlar gibi hissederdim. 

O zamanlar kırmızı, hayata dair bir anlam arayışıydı.

Sonra bir gün anne oldum. Bebeğimi henüz kucağıma almadan başıma kırmızı bir saç bandı geçirdiler. Al basmasın, bebekle annenin rahatı bozulmasın diyeymiş. Bilimsel bir geçerliliği yoktu belki ama o kırmızının yeri hâlâ bambaşka.

O zamanlar kırmızı, hayatım boyunca neden bu hayata geldiğimi bana anlatacak yeni bir hayattı.

Toplumun “cıs dediği” birtakım söz ve davranışlarda bulunduğumda, ağzıma sürülmekle tehdit edildiğim kırmızı biberdi; kırmızı, bir zamanlar da acının rengiydi. Kalp çizerdim kâğıda, içini kırmızıya boyardım, öğretilenler gibi. Sonra kalbin rengi de büyüdükçe kırmızılığını yitirdi… Yüzüm de kızarırdı en masumundan, tahta önündeki başarım gibi… Artık masumiyetin kırmızısı da daha koyu utançlara evrildi.

En çok kırmızı ruj ve kırmızı oje sürerken özenirdim; ama özendiğimi de çoğu zaman hızlıca silerdim, çünkü kırmızıyı taşırmadan kullanmayı hiç bilemedim. İtiraf ediyorum, ben hiçbir zaman kırmızı ruju 333 pozisyonunda beceremedim.

En sevdiğim kahvaltılık kırmızı domateslerdi… En kırmızısından, 0 Rh(-) akan kanım hâlâ benden daha çok dolaşır bedenimin içinde; benim ulaşamadığım yerlere bile uğrar… Kırmızı eti kırmızı şarapla severdim, kırmızı şarabı ise her şeyle. Hâlâ da öyle. Yatak odamda da hep kırmızı perdelerim olsun istedim ama olmadı. Aman, olmasındı; gecelerim zaten hep kıpkırmızı.

Ben hayatım boyunca, neye dönüşürse dönüşsün, ne hissettirirse hissettirsin, kırmızıyı çok sevdim; onun beni sevdiğinden fazla… Ama hayatta öyle bir kırmızı var ki hiçbir anıya sığmıyor. Ne çocukluğa yakışıyor, ne aşka, ne de masumiyete… Ne ele geliyor ne dudakta taşınıyor. Ağızda değil, ruhta kekremsi bir tat bırakıyor. O kırmızı, başkasının gözüyle tarif edilmiş bir renk. Başkasının ağzından hükme bağlanmış, başkasının namına korunmuş. Ne göğse takılan kırmızı, minik bir kurdele kadar masum ne saça dolanan kırmızı kurdele kadar gösterişli.

Toplumsal bir utancın nişanesi; nice genç kızın hediye paketiyle yerine teslim edilişi. Namus bekçiliğinin ilanı… Kuşaklar boyunca nice masum gelecek hayaline dolanan o kırmızı kuşaktan söz ediyorum. Bir nevi bekâretin bedelinden…

Bembeyaz gelinliğe bir damga gibi vurulan, bembeyaz çarşaflara bir damla olsun düşmesi beklenen o kırmızıdan… Nice genç kıza kefen olan…
İşte onu hiç sevmedim.
Ve sevmeyeceğim.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Elif Karaman
Elif Karaman
1981’in 14 Şubat’ında Ankara’da dünyaya geldi. Okumayı yazmayı öğrendiği günden beri hep okudu, hep yazdı. 2018’de Yeşilay’ın Sağlıklı Fikirler Kısa Film Senaryo Yarışması’nda ‘Bi’ Kereden Bi’ Şey Olmaz’ adlı senaryosuyla kategori üçüncüsü olduğunda, kelimelerinin hayata dokunmasının mucizesini yaşadı. Kelimelerle oynamayı çok seviyor ve kendini bir hikâye anlatıcısı olarak tanımlıyor.

POPÜLER YAZILAR