Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Üçüncü Katın Notları

LEYLÂ ERBİL

Bazen dönüp kendime bakınca, öyle umutsuz, 
çaresiz ve acınacak durumda görüyorum ki kendimi, 
gözlerim yaşarıyor. Ama içimde bir güç var, ötekilerin 
haksız benim haklı ve doğru olduğuma inanıyorum.  
Bu güç ayakta tutuyor beni. 
TUHAF BİR KADIN – LEYLÂ ERBİL 

Leylâ… Yerine sığamayan, ait olamayan, başkaldıran bir kadın. Birçoklarının ilham perisi, bazılarının korkulu rüyası. Kendine ait odasında, kendi doğrularına sımsıkı tutunmuş cesur bir kadın. Normların dışında, kendi tercihlerinden ve kendinden caymamış bir “Deli yürek”. Zihnini prangalara vurmamış, aleme kulak asmamış, yolundan ve yolculuğundan caymamış… 

1960’ların İstanbul’unda, Tepebaşı’nın taş kaldırımları hâlâ akşam serinliğini saklardı. Leylâ geceleri yazardı; gündüzleri sokakların, vapurların sesiyle dolmuş şehirden, geceleri kendi cümlelerinin yalnızlığına dönerdi. Üçüncü kattaki küçük odasının penceresi Beyoğlu’nun arka sokaklarına bakardı. Pencerenin kenarında bir yazı masası, masanın üstünde bir çalışma lambası. Ampulün camında son gün ışığı kırıntıları toplandıkça Leylâ’nın masasındaki daktilonun tuşlarında küçük ışıklar titrek birer hatıra gibi parlardı. Leylâ o küçük ışıkları sayardı. Yazdığı her yeni cümleyle suskunluğun kıyısında bazen küçük delikler bazen derin çukurlar açardı.

Masasında, daktilonun yanında hep aynı şeyler dururdu: ayaklı bir küçük ayna, bir çakmak, bir mendil, bir de defter. Zamanın unutturmaya çalıştıklarını biriktirdiği bir defter. Aynaya bakmak cesaret isterdi. O bundan hiç kaçmadı. Kaçınmadı. O aynada tüm kadınların ve kendi geçmişinin yüzleriyle hesaplaşırdı. Çakmak, söndürülmüş cümlelerin yeniden yakılışıydı. Mendil, konuşulamayanın saklandığı bir kuyu, zaman defteri ise sonu olmayan, Leylâ’nın karanlık olmasına hiç izin vermediği bir tüneldi: sayfalarına açılmamış mektuplar, yarım cümleler, meydan okumalar karalardı.

Leylâ, ayaklı küçük aynası, çakmağı, mendili ve defteriyle kadın karakterlerini yazarken sık sık noktasız cümleleri seçti; çünkü hayatlar nokta tanımazdı. Suskunluklar, ara cümleler ve örselenen umutlar üzerine kuruluydu. Onun dilinde kırık cümleler direnişti. Kadın olmak bir rol değildi. Kadınlar, o rollerin içine hapsolmuş, o rollerin içinde boğulmuş gerçek insanlar, karşı konulmaz birer arzuyla yine de yaşamı ve var olmayı talep eden varlıklardı. Onun için annelik bir koruyucu örtü olduğu kadar bir zincirdi, kuşaklar arasında sessiz bir devinimle aktarılan kuralların adıydı; Leylâ bunu yazdı, söküp serdi; metinleri kuşaklar arası bir ayna işlevi gördü.

Bir akşam, masanın üzerinde duran zaman defterine rastgele bir cümle düştü: “Annelerimiz bize susmayı miras bıraktı.” Bu cümleyi yazdıktan sonra uzun uzun baktı; pencereden içeri giren rüzgâr mendili havalandırdı, çalışma lambasının ampulü patladı. Bir parça cam yere düştü ve yerde küçük bir ışık parçası bir gölgeye dönüştü. O gölge, pek çok kadının hikâyesinin kırık bir yansımasıydı. Ve yazmaya devam etti, “Güneşli diri bir soğuk var. Bakmıyor çocuk benden yana, gözlerini dünyadan kaçırmayı öğretmişler ona!”

Vazgeçmedi yazmaktan, karşı koymaktan. Tıkayamasa da kulaklarını, kaçmadı mücadele etmekten; kadınlar için, kadınlar adına, kadınlarla birlikte savaşmaktan.

Yazar camiasıyla ilişkileri çatışmalı ama verimliydi. Sait Faik’in diline, Ahmed Arif’in nahif aşkına, Tezer Özlü’nün dost mektuplarına yakın durdu. Paylaşılan gece yürüyüşleri, rakı karafının sessizliğinde yapılan tartışmalar, şiirin ve öykünün sınırlarını zorladı. Sendikalarda, derneklerde, toplantılarda yer aldı. Yalnızca kelimelerle değil, örgütlenme fikriyle de kadınların yerini genişletmeye ve sağlamlaştırmaya çalıştı. Düşünüyordu. Yazıyordu: Yazmak bireysel bir eylem değil, dünyaya çekilen koskoca bir ağdı. O ağ kadınların sesini duyurmazsa, dünya hiç tamam olamayacaktı. Sıradan noktalama işaretleri yerine Leylâ İşaretleri’ni kullanmayı seçmesi belki de bu dünyadaki doğru bilinen yanlışlara bir meydan okumaydı. Acı gerçeğin sıra dışı, müstehzi bir yansımasıydı.

Bir gün, daha sonra dost sohbetlerinde, söyleşilerinde defalarca anlatacağı bir olay yaşadı. Bu olay, o yılların Leylâ’sını başka bir yere taşıdı: bir kadın toplantısında, kürsüye çıkan genç bir kadın “Biz neden karakteriz, yazar değiliz?” diye sordu. Salonu bir sessizlik kapladı. O sessizlik, pek çok şeyin açığa çıkması için bekleyen sıkıca kapatılmış bir kapının paslanmaya yüz tutmuş demir tokmağıydı. Leylâ, çok konuşmadı ama elleri o paslı demir tokmağı sımsıkı kavradı. Yazdıkça yazdı. Yazabildiği kadar, yazabildiğince yazdı. Demir tokmaklı kapı önce aralandı. Tamamen açılamasa da bir daha hiç kapanmadı. Yazdıkları yayıldı; okundu. O gün, o toplantıda o soruyu soran genç kadının sesi Leylâ’nın yazdıklarıyla okurlarının zihninden taştı, başka zihinlere yayıldı. 

Gerçekçilik, Leylâ’nın kurgusunda hep vardı. Kurgularken gerçek kişilere, gerçek olaylara bağlı kaldı ama onları dönüştürdü; annesinin mutfak masasında görünen bir mendil, Cumhuriyet’in ilk kuşağının kararlı ama sessiz duruşunun temsiliydi. Vapur düdükleri İstanbul’un Boğaz esintilerinde ya da Anadolu’nun ücra köşelerinde yapılan hesaplaşmaların ritmiydi. Onun metinleri, bir dönemin hafızasını hem belgeledi hem de onu sorguladı: Kadının toplumdaki yeri, yalnızca ikincil bir rol olmaktan çıkarak tarihsel bir çatışma alanına dönüştü. Leylâ bunu edebiyatla görünür kıldı.

Yıllar sonra, Nobel edebiyat ödülüne aday gösterildi Leylâ. Türkiye’den bu ödüle aday gösterilen ilk kadın yazardı artık. Ve de en çok eleştirilen. Hastalandı sonunda ama bırakmadı yazmayı. 

Nermin’in düşsel, narsist dünyası, Zenîme’nin yaşadığı evin bedeniyle özdeşleşmesi, Suat, Âdem ve Sevim’in toplumsal cinsiyet, sınıf ve arzu çelişkileri, Münevver ve Ayşe’nin dört duvar arasındaki sessiz direnişleri Rüştü’nün ataerkil engellerine karıştığında;  marjinal, devrimci, gerçekçi, gerçeküstü karakterleri kimlik arayışlarıyla, aidiyet problemleriyle, kendi olma mücadelelerinde yapayalnız bırakıldıklarında; geçmişin yükleri ve gelecek kaygılarının birbirine geçtiği zihinler belleğin yanıltıcılığında koyu gri sislere gömüldüğünde; kuşak aktarımları ve dönemin siyasi olayları, toplumun doğruluğu sorgulanmayan, kimi zaman yıkan kimi zaman yok eden ahlak anlayışı ve kadınlara sorgusuzca yapıştırılan cinsiyet rolleri birbirine geçtiğinde, Leylâ hâlâ üçüncü katın penceresinden bakmaktaydı. Pencerenin dışındaki şehir değişmiş, kadınların görünürlüğü artmıştı; ama ayna, çakmak, mendil ve defter hâlâ masasındaydı. Ve daktilosunun tuşlarında küçük ışıklar titrek birer hatıra gibi her zamanki gibi parlamakta, Leylâ da onları saymaktaydı. Işıklar eskimiş değil, biriktirilmişti; her ışık bir kadının kendini bulma anının pırıltısıydı.

Bir gece, Leylâ son defa masasının üstündeki küçük, ayaklı aynanın karşısına oturdu. Zaman defterine son cümlesini yazdı: “Suskunluk mirastı. Biz mirası tersine çevirdik. En azından denedik.” Çakmağı söndürdü, mendili cebine koydu. Açık pencereden bir zarf getirdi Boğaz esintisi Leylâ’ya. Zarf düştü masasına. Ne isim ne adres ne de bir imza vardı zarfta. Leylâ usulca açtı zarfı, içinden çıkan kâğıtta yalnızca birkaç satır: “Söylenen her sözcükten sonra yeni bir soluk doğar.” Leylâ daktilosunun üstüne bıraktı açık zarfı ve kâğıdı, pencereden dışarı baktı; vapur düdüğü uzaklarda bir notaya dönüştü.

O notada, kadınların çoğalmış sesleri vardı. Leylâ’nın yazdıkları, bir kuşağın aynasında kırık ama parlak bir gerçeklik olarak kalacaktı; kurgu içinde gerçek, gerçek içinde kurgu, birbirini besleyerek… Leylâ bir daha masasına oturmadı; kırılan ampulünü defalarca değiştirdiği çalışma lambasını açmadı, ışıkları saymadı. Ama hiçbir zaman unutulmadı. Unutulamazdı.

“Belki de tersine, yetersiz imla işaretleri, gramer, dil benim beynime müdahale ediyor? (Benim bazı insanlarım) oyun bozan olarak Türk Dil Kurumu’nun imla kurallarına başkaldırıyorlar… (…) Bildiğiniz gibi imla kılavuzları normal (!) insanlar tarafından normal insanlara önerilir. O vakit (normal sayılmayanların) dünyasına uygun birtakım işaretler icat ederek (…) normal insanlar için yapılmış olan işaretlere müdahale ediyorum! Daha önce başka yazarlar neden böyle düşünmemiş de bana bırakmışlar bu işi bilmem. Çünkü bu gibi yenilikler insanı sevimsiz kılar. Özellikle deliliği, düşseli, bilinçdışını anlatan yazarların bunu gerçekleştirmeyi akıl etmesi gerekirdi. (…) Adı gelecekte belki de “Leyla işaretleri” (!) olarak dünya dolayımına geçecek olan göstergelerim gerçekleştirildi! (…) Bundan sonra bol bol deli söylemleriyle haşır neşir olma olanağı bulacağım demektir!” (Mahmut Temizyürek – Leylâ Erbil İşaretleri, Bianet (2004, Varlık Dergisi))

Sezi Coşkuner
Sezi Coşkuner
ODTÜ İngilizce Öğretmenliği mezunudur. 24 senedir ODTÜ’de öğretmenlik yapmaktadır. Evli, iki çocuk annesidir. Kendini bildiğinden beri okumayı ve yazmayı sevmektedir.

POPÜLER YAZILAR