Japon kültüründe ikigai, yaşamı yalnızca amaçsız sürdürmek değil, ona içten bir anlam katarak yaşamak – varlığın ince ve sessiz bir nedendir.
İnsanın her sabah uyanmasına değen, yataktan zorla da olsa kalkmasına sebep olan, o görünmez bağ, o arzu ve bizlere hayatı ne pahasına olursa olsun kucaklama isteği vermesidir.
İç içe, tutkuyla sarmaş dolaş olan becerinin, kalple emeğin, bireyle toplumun birbirine usulca karıştığı bir denge hâlidir.
Büyük zaferlerin gürültüsünde değil, şarkıların hüzünlerinde değil çoğu zaman bir fincan çayın buharında, kahvenin keskin acılığında paylaşılan bir gülüşte, tekrarlanan bir rutinin dinginliğinde saklıdır.
Ikigai, hayatın yüksek sesle değil; fısıltıyla, sevgiyle, gönülden şarkı söylediği bir anlamdır. İçimizi ısıtan bir güneştir. Karanlık bir tünelde ısrarla, yılmadan yürüyerek gün ışığına çıkmaktır.
“Kendini nasıl da yerden kaldırıp, ayağa kalkmıştı, anlayamadı…
Bu ne güçtü?
Nereden gelmişti?
Bilemiyordu!
Ikigai gücü olmalıydı ki yağmurlu, soğuk ve o gri güne hiç bakmadan güneşin doğmasını beklercesine kucak açmıştı o güne!”
İlk emekli olduğum aylarda, kendimi bir kuş kadar hafif hissetmiştim. Özgür, küçücük bir kuş! Emeklilik yolunda ilerlerken günlerimi, gezerek, kitap okuyarak, ve resim yaparak geçirmek bana bir zevk veriyordu.
Amerikan şair Sylvia Plath’in Çan Kavanozu (The Bell Jar), isimli romanı, Galler’in Hay on Wye kasabasında karşıma çıktı. Yağmurlu bir günde bu güzel kitap dünyasının merkezi olan şirin bir yerde beğenip okumak istediğim kitapları almıştım. Hay on Wye, küçücük bir yer olmasına rağmen, yirmiden fazla kitapçı ile bir “kitap kasabası” olarak tanımlanır. Aldığım romanlar arasında, Sylvia Plath tarafından yazılan Çan Kavanozuydu – bu kitap onun tek romandır. İlk olarak 1963’te “Victoria Lucas” takma adı altında yayınlandı. Yerlerin ve kişilerin isimlerinin değiştirildiği iddia edilen yarı otobiyografiktir.
Geçenlerde tesadüfen, daha önce hiç ismini duymadığım Nilgün Marmara’ın şiirleriyle karşılaştım. Yaşam hikâyesini okurken gerçekten çok hüzünlendim ve bana bir şeyler anımsattı! Merak ettiğimden dolayı kim olduğunu araştırmaya başladım. Nilgün Marmara, Balkan göçmenli bir ailenin kızı olup, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuştur. Araştırtça beni âdeta büyülemiş ve daha çok araştırmaya yönlendirmişti. Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken ünlü İngiliz yazar Slyvia Plath’ı konu alan tezinin olduğunu öğrendim. Bu ne tesadüftü!
Slyvia Plath, manik depresif tanısı olan ve intiharı ile dünyaca ünlü bir şair olarak biliniyor.
Nilgün Marmara ise Libya’da yaşarken psikolojisi olumsuz yönde etkilenmiş, doktorlar onun okuma ve yazmaya son vermesini ve ilaçlarını düzenli bir şekilde aksatmadan almasını söylemiş olsa da, kendisi onları dinlememiştir. Ruhsal sorunları gün geçtikçe kötüleşen Nilgün Marmara, yirmi dokuz yaşındayken evinin balkonundan atlayarak ve ardında intihar mektubu bırakarak, hayatına son vermiştir. Bu mektubun bir kısmı ise aşağıdaki gibidir:
“Bu durumdan kimse kimseyi, ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok, yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu! Her ânın, niyesini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu!
Kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara. Sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.” Sabah Gazetesi
Nilgün Marmara, kaleme almış olduğu şiirlerinde acı, intihar, yalnızlık gibi temalara sıklıkla yer vermiştir.
Cemal Süreya gibi pek çok önemli isimle yakın arkadaş olan Nilgün Marmara’nın, Slyvia Plath’dan etkilendiğini düşünmemek elde değil….Yazdığı şiirlerle ve kaderiyle bu ne benzerlik diye aklımdan geçirdim!
Yirmi dokuz yıllık kısa hayatına pek çok şiiri sığdıran Nilgün Marmara, Türk edebiyatının önemli kadın şairleri arasında yer almaktadır. Onun en güzel şiirleri ve hayatı okunulması gereken eserlerdir diye düşünüyorum.
Şu aşağıdaki satırları okurken Nilgün Marmara’nın, kendini ne kadar da yalnız hissettiğini anlamamak elde değil. Duygularını içtenlikle dile getirmekten korkmayan cesur bir bayan. Keşke canına kıymasaydı diyorum kendi kendime! Hayattaki en kötü duygulardan biri de etrafı insanlarla dolu olan birinin aslında kendini çok yalnız hissetmesidir.
Yalnızlık
“çok yalnızım, mutsuzum
göründüğüm gibi değilim aslında
karanlıklarda kaybolmuşum
…bir ışık arıyorum, bir umut arıyorum uzun zamandır
aradıkça batıyorum karanlık kuyulara
kimse duymuyor çığlıklarımı
duyan aldırış etmiyor çekip kurtarmak istemiyor
bense insanların bu ilgisizliği karşısında ilgiye susamışım
ümidimi yitirmişim
biliyorum bir gün dayanamayacak küçük kalbim
arkamı dönüp inandığım ve güvendiğim her şeye
veda edeceğim.”
“en yakın yabancı sendin,
daha sürülmemişken ışığın biberi
yaramıza,
yaslanırken boşlukta duran bir merdivene
henüz.
…
güzdü sonsuz bir çöle takılan bakışımız,
ilkyaz derken -kışı gözden kaçıran
yüzlerce eller yukarı, saygı duruşlarımız
en güçsüz kollarla-
çözüldü aşkın zarif ilmeği
bulandı aynalar duruluğu.
çok gizli bir doğru gecenin toyluğunda
bilmedik çekenin yanlış bir uzaklık
olduğunu…
yabancıların en yakınıydın sen!
ey iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!”
Nilgün Marmara – Antoloji.com
Sylvia Plath Amerikalı şair…Nilgün Marmara Türk şair!
Birbirlerini tanımayan iki edebiyatçı, iki şair ve hayatlarına kıyan iki kadın!
Sylvia Plath’ın şiirlerini ve Çan Kavanozu adlı kitabını, ayni zamanda Nilgün Marmara’nın şiirlerini ve tezini okumanızı tavsiye ediyorum.
Benim Ikigai’m
Karamsarlığı bir yana bırakıp,
Pencereyi,
O güzel yağmurlu güne açalım.
Yağmur da duracak,
Rüzgâr da dinecek!
O yağmurdan ve rüzgârdan sonra da güneş yine açacak!
Kış bitecek,
Bahar gelecek!
Mine Bayar Mart 2026
“Keşke diyorum…. Nilgün Marmara ve Sylvia Plath’ı da hayata bağlayan birileri olsaydı da bu şahane güzelliklerle dolu dünyadan göçüp gitmeselerdiler!
O karanlık kuyudan çıkmayı başarmışım! Ne zorluklar acılar çekerek çıkmışım o berbat yerden. Okyanusta dibe çökmüş, zorla nefes alarak, o dipten yaşam savaşı vererek su yüzüne çıkmışım…
Neydi o günler… hey gidi kapkaranlık geceler…
Yaşama gücünü ve sevincini nasıl, nerede bulmuştum!
Bilemiyorum….
O, romantik içten şarkılarda mı?
Yoksa, o mis gibi kokan güllerde, yaseminlerde… yoksa, yoksa o baş döndürücü kokulu beyaz zambaklarda mı?
Umut sarmaşıklarına sarılarak gökyüzünde yıldızlara sarıldığım anda mı?
Demek ki ben ikigai’mi bulmuşum da, bu diyarda tekrardan kök salmaya başlamışım.
Etraf yeşillenmiş, çiçekler coşmuş, masmavi denizler gökyüzü ile yarışırcasına, maviden maviye dönmüş..
Daha yaşanacak çok şey varmış!
Daha koklanacak güzel beyaz zambaklar varmış.
Bir umut, hâlâ daha bir umut varmış….yaşama sevincim bitmemiş!”



