Ah anne ah, alacağın olsun!
Senin hobilerin, sırf seni biraz rahatlatacak diye niye benim kâbusum oluyor ki ben anlamıyorum. Hadi sen heves ediyorsun da ben otuz beş yaşında koca kadın, neden hâlâ sana “İstemiyorum,’’ diyemiyorum?
Hayatın boyunca ördün, diktin, kestin, yapıştırdın, ürettin. Kendine göre bir tasarımcıydın sen. Ürünlerinin vitrini de ben! Ayağa kalkıp yürümeye başladığım an döpiyes giydim galiba. Beş yaşımda yıllarca yüzmüş gibi görünen geniş omuzlarım vardı vatkalardan oluşan. Sekiz yaşıma kadar olan tüm eski fotoğraflarımda minik bir hostesim ben. Ten rengi naylon çorabım bile var. Nereden buluyordun o kadar küçük beden çorabı bilmem, muhtemelen kesip dikiyordun. Sonra bir gün arkadaşlarımla voleybol oynamaya çalışırken kollarımı kaldırmakta zorlanmamdan olsa gerek, bir daha ceket giymeyeceğim diye kıyametler kopardım da stilimi değiştirmeye karar verdin.
Tüm okul eğlencelerinde, serbest giyindiğimiz günlerde okulun havalıları Winx Kızları olurken ben Clara Sesemann oluyordum artık. Dolabım fisto yakalar, uzun fırfırlı elbiselerle doldu. Diğer kızlar gibi olmak değildi niyetim ama teneffüslerde bu elbiselerle futbol oynamak gerçekten zordu. Kaç kez eteğime takılıp düştüm, bilmiyorum.
Ergenlikte olan doğal kavgaların arasına sıkıştırdım bu kıyafet sorunumu da biraz elini çektin üzerimden. Sonra yıllar geçip ben biraz yumuşamaya, sen de yaşlanıp hassaslaşmaya başladıkça bir iki ördüğün atkıya, bereye, çantaya az biraz ilgi göstermeye başladım. Çok moda olmaya başlamıştı handmade ürünler. Arada bir marka kursak da satsak mı diye bile düşünmedim değil ama sen “Aa öyle başkasına öremem ben,’’ diye kestirip attın.
İş, güç, hayat koşturmacası derken kendi evime geçtikten sonra yine dolabımın büyük bölümü senin ördüklerinle doldu. Haftada bir kez sana gelirken giyiyorum hepsini döndüre döndüre.
Geçen ay gelişimde elinde renkli bir örgü gördüm, bana kazak örüyormuşsun, yine. İlginç olan yumak pembeydi ama senin ördüğün her yeni sıra beyaz oluyordu. Neydi bu sihir mi?
“Termokromik ip bu, ısı ile rengi değişiyor,’’ diye gururla tanıttın elindeki ipin özelliğini. Pembe ip ısınınca beyaza dönüyordu. O an bir ışık yandı kafamda. İlk kez ördüğün bir kazak için bitse de giysem diye heyecanlandım. İki hafta sonra gelip aldım kazağı ve dün heyecanla giydim. Özel bir gündü, akşam tanımadığım biri ile randevum vardı. Ben çok yorulmuştum sonu hüsranla biten bu buluşmalardan. İlk görüşte alamadığım o elektriğin, akşam boyunca gelmeyeceğinden emin olarak geçirdiğim o saatlerden. Bu kez bencillik yapacaktım. Gelen kişi benim beyaz kazak giyeceğimi bilecekti. Eğer ilk gördüğüm an heyecanlanırsam ısım artacağı için bu mümkündü, pembe kazak beyaza dönerdi. Hatta evde ip atlayıp test etmiştim kazağı, çalışıyordu. Ama hiçbir şey hissetmezsem buz keserdim ve kazak pespembe olurdu. Böylece tanışmak zorunda kalmadan oradan kaçıp giderdim. İlk görüşte anlardım, çünkü ilk bakış her şeydi.
Plan kulağa güzel geliyor, evet, aynen senin ürettiğin her kıyafet parçasını hayal ederken olduğu gibi. Ama sonuçta bir terslik olur, bedeni uymaz, kolu uzun gelir, yakası eğri düşer. Benim planıma da bu oldu işte. Şu anda sana asla söyleyemeyeceğim için ağlayarak günlüğüme yazmama sebep olan o terslik oldu.
Dün akşamüstü buluşacağımız mekâna erkenden gittim, pusuya yattım; onun içeri girmesini, dolayısıyla ilk görüş anını bekledim. Ama bu sırada sanki bir romantik komedi filminin sahnesindeymişim gibi bir şey yaşadım. Hayatımda ilk kez, kapıdan giren başka bir adamla göz göze geldik. İlk bakış… Kalbim hızlanmaya başladı, hemen görüş alanımda bir yere oturdu, çünkü ben de onun ilgisini çekmiştim, bu çok açıktı. Birkaç kaçamak bakış, küçük tebessümlere dönüştü. Gülüşü o kadar güzeldi ki. Hele o inci gibi sıralanmış bembeyaz dişleri. Klimayı çok mu açmışlardı ne? Isınmaya başlamıştı ortam. Kalkıp gelir miydi yanıma, ben gitsem masasına, çok mu basit kaçardı? Ya birini bekliyorsa? Ya o da benim birini beklediğimi düşünürse? Bir dakika, ben neden buradayım? Of Allahım olamaz. Kahretsin, neden bu kadar sıcak ya diye debelenirken bir karar verdim; bu kez hayatımın aşkını kaçırmayacaktım, gidip tanışacaktım, neyse ne!
Sonra ne mi oldu anne? Ayağa kalkmak için sandalyemi geri ittim, aynı sırada bir el dokundu omzuma, kafamı çevirdim, kocaman bir ağız içinde sıralanmış bir sürü çarpık diş selamladı beni ve tiz sesiyle ekledi:
“Fulya merhaba… Beyaz kazağın ne kadar da yakışmış.’’



