Bu topraklarda bazı kadınların hayatı bir kelimeye bağlıdır: Sadakat. Faillerin ağzında, mahkeme salonlarında, polis tutanaklarının satırlarında ve mahalle aralarındaki fısıltılarda sinsice dolaşır sadakat. “İlişkiyi bitirdiği için”, “gitmek istediği için”, “kendi hayatını seçtiği için”, “tahrik ettiği için”, “başka biriyle konuştuğu için” derler. Sadakat kılıfı giydirilmiş bu cümleler, aslında bir insanın başka bir insan üzerindeki hak iddiasıdır.
Kadın cinayetlerinde sıkça karşımıza çıkan sadakatsizlik anlatısı, aslında duygusal bir yıkım değildir. Bir iktidarın, bir düzenin yıkılması, işlerin failin istediği gibi gitmemesidir. Fail için kadın, bir partner değil; bir kontrol alanı, sahiplenilecek bir mülk, bir sözleşmedir. Kadın kendi hayatına sahip çıkmak istediğinde, bu durum ihanet olarak adlandırılır. Soyut bir iktidar kavgası gibi görünen bu durum, aslında gündelik hayatın en küçük detaylarında kendini gösterir. Fail, kadının nefes alışını bile kendi iznine tabi tutmak isterken, kadının bu kuşatmadan çıkma çabası bir isyan olarak algılanır. Failin zihnindeki bu sözleşmeye göre, kadının kendi sesini bulması, failin sesinin kısılması demektir. Bu yüzden, kadının özgürlüğüne dair en ufak bir kıpırtı, failin dünyasında bir sadakatsizlik dosyasına dönüşür ve şiddetin yakıtı hâline gelir. Cevap verilmeyen mesajlar, açılmayan telefonlar, boşanma dilekçesi, işe girme isteği, yeni bir şehre taşınma kararı, başka birine “canım” denmesi… Bunların hiçbiri sadakatsizlik değildir. Ama sahiplik zihniyetinde bunlar ihanet olarak yorumlanır ve ne yazık ki bu bakış açısı, bazen kadının hayatını sonlandırır. Bu zihniyet, mazeretlerin cinayeti aklamadığını anlamaz. Öldürmenin bir hak olmadığını anlamaz. Duracağı yeri bilmez. Durmaz, bilmez, anlamaz. Öldürür.
Türkiye’de kadın cinayetlerinin önemli bir kısmının ayrılık süreçlerinde gerçekleşmesi tesadüf değildir. Bu cinayetlerin merkezinde çoğu zaman, anlatıldığı gibi sevgi temelli bir davranış değil, kontrol kaybına bağlı bir davranış vardır. Kadın gitmek istediğinde, erkek yalnızca bir ilişkiyi değil, kendine ait sandığı bir alanı kaybettiğini hisseder. Ancak iktidar kaybetmeyi sevmez. Kaybettikçe çıldırır, işine gelmeyince şiddete başvurur, kontrol elden gidince gözü döner. “Ya benimsin ya kara toprağın” cümlesi bu durumun özetidir. Bu söz, bu coğrafyada yıllar yılı romantikleştirilerek; filmlerde, şarkılarda, mektuplarda bir aşk anlatısı olarak kullanılmış, ilişkilerde ömürlük bir bağlılık yemini gibi söylenmiş, erkekliğin yazılı olmayan kitabının adı zannedilmiş, ataerkil düzenin genlerine işlemiştir. Aslında hiçbiri değildir. Bu söylem bir ölüm fermanıdır. Fail için kadının varlığı, failin çıkarlarına hizmet ettiği sürece makbuldür; bu sınırı aşan her davranış, failin mülkiyetine yöneltilmiş bir tehdit olarak damgalanır. Fail, kontrol edemezse yok eder.

Failin yok etme arzusu, üzerinde vahşet sahnelerinin iz bıraktığı ölü bir bedenle bitmez. Bu şiddet biçim ve yer değiştirerek yeniden canlanır. Adaletin tecelli etmesi beklenen o kürsülerde, failin bıraktığı cinayet silahını yerden alıp kullanan bu sefer hukuk sistemidir. “Hafifletici sebepler” silahı temizler, “takım elbise ve kravat” faili aklar, “boynu bükük bir mahcubiyet rolü” bu vahşeti unutturur. Böylece bir kadın cinayeti davası; çoğu zaman katilin değil, öldürülen kadının yaşam hakkının, giydiği elbisenin, attığı kahkahanın veya gönderdiği bir mesajın yargılandığı kirli bir tiyatroya dönüşür. Katil, cinayeti işlediği andaki o vahşi kararlılığını; duruşma salonundaki “erkekliğime laf etti”, “beni tahrik etti”, “gururum örselendi”, “reddedilince öfkelendim” savunmalarıyla gizler. Bu cümleler cinayete sebep olabilecek unsurlar gibi değerlendirilerek dava dosyasına işlenir. Öyle ki bu ülkede, bir kadın cinayeti davasında, ‘‘Cinsel ilişkiyi reddetmek erkekte elem ve öfke yaratır,” gerekçesiyle cezada indirim uygulaması yapılmıştır. Devletin yargı mekanizması, bir insanın yaşam hakkı ile başka bir insanın sarsılan egosunu teraziye koyduğunda, ne yazık ki her seferinde “yaralanmış erkeklik” ağır basar. Haksız tahrik maddesi, artık erkeklik ödülüdür. Bu kararlar, pusuda bekleyen diğer faillere şunu fısıldar:Yeteri kadar öfkeliysen, erkeklik gururun bir kadın tarafından zedelenmişse, öldürmek için geçerli bir sebebin vardır.Bu, adaletin, olaya failin gözüyle bakmasından başka bir şey değildir. Yargı makamı, o sadakat masalını duyduğu an, failin zihnindeki mülkiyet sözleşmesini sessizce imzalar. Failin ilkel öfkesi, kadının yaşamından daha kutsal sayılır.
Yani kadınlar sadece evlerinde, sokaklarda, parklarda öldürülmez. Her dava dosyasında, her indirim kararında, mahkeme salonlarında ve haber başlıklarında yeniden öldürülür.
Adliyede hafifletilen cezalar, gazete manşetlerinde ve televizyon ekranlarında kendine yeni bir kılıf bulur. Hukukun indirimlerle ödüllendirdiği bu vahşet, medya tarafından “Aşk Cinayeti”, “Kıskançlık Krizi” ya da “Cinnet” başlıklarıyla servis edilir. Bu kavramlar masum değildir. Her biri failin elindeki kanı temizlemek, cinayeti bir duygusal patlama gibi göstermek için seçilmiş tanımlamalardır. Bir kadının yaşamının elinden alınması, medya aracılığıyla bir tutku dramı hâline getirilir. Medya, katilin öfkesine ortak olurken; öldürülen kadının hayatını, sosyal medya paylaşımlarını, giyimini ve kimlerle görüştüğünü mercek altına alır. Katilin caniliğinin üzeri örtülürken; kadının yaşam tarzı bir delil gibi kamuoyuna sunulur.
Bu suç ortaklığı sadece ekranlarda devam etmez; mahalle aralarında, aile meclislerinde ve komşu sohbetlerinde de hüküm sürer. Kimisi “Hak etmiş,” diyerek, kimisi “Yazık olmuş ama o da şunu yapmış,” diyerek bu vahşeti meşrulaştırır. Bu kolektif zihniyet, failin elindeki bıçağı tutan, tetiği çeken asıl güçtür. Dolayısıyla failler, cesaretlerini indirim kararlarından aldıkları kadar, toplumun sessiz onayından ve medyanın çarpık dilinden de alırlar. Bir kadın öldürüldüğünde, toplumun büyük bir kısmını tatmin eden duygu, iktidarın geri alınışıdır.
Bu tablo; bireysel bir duygu patlamasını, bir erkeğin cinnetini değil, tıkır tıkır işleyen bir yok etme mekanizmasını anlatır. Failin tetiği çektiği an, mahkemenin indirimi verdiği an, medyanın haber yaptığı an ve komşunun “Ama o da…” dediği an, aynı amaca hizmet eden bir bütünün parçalarıdır. Amaç, kadını hizaya getirmek, mülkiyet sınırlarına geri çekmek, iradesini kırmaktır.
Ancak bu mekanizmanın hesaba katmadığı bir gerçek vardır. Hiçbir sadakat kılıfı, hiçbir tahrik indirimi ve hiçbir gelenek anlatısı, kadınların yaşam hakkından daha güçlü değildir. Kadının hayatı, sadece kendisine aittir. Fail öldürür, hukuk aklar, medya yazar, toplum susar ama kadınların özgürlük iradesi susmayacaktır. Kadınların sadakati kanlı bir iktidara değil, kendi nefesinedir.
Bu yazıyı 13 Şubat 2026’da yazdım. Türkiye’de bu yılın başından bugüne kadar 37* kadın öldürüldü. Siz bu yazıyı okurken 38, 39, 42, 51…
*Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Şiddetten Ölen Kadınlar İçin Dijital Anıt



