Sabahın beşinde otobüs Saniye’yi Kurtuluş Parkı’nın kenarında indirdi. Şehir henüz uyanmamıştı. İn cin top oynuyordu. İndiği anda soğuk yüzünü yaladı. Havadan beyaz beyaz noktalar iniyordu. Saniye başını kaldırdı. Avucunu açtı. Bir tanesi gelip avucuna düştü. Çocukluğundan beri yalnızca fotoğraflarda gördüğü şey buydu. Kar yağıyordu. Eğildi. Parmak uçlarıyla yerden biraz aldı. Dudaklarına götürdü. Bembeyaz bu şeyin, bu kadar soğuk olması onu şaşırttı.
Bavulunu bankın yanına bıraktı. Birden koşmaya başladı. Sanki ayakları yerden kesilmişti. Kendini karın üstüne bıraktı. Yuvarlandı. Soğuk sırtına işledi. Bir an güldü. Sonra yüzünü gökyüzüne çevirdi. Kar taneleri gözkapaklarına düşüyordu.
Çok severek evlendiği eşinden ayrılalı henüz birkaç ay olmuştu. Acı hâlâ içindeydi. Ama onun yanında başka bir şey de vardı. Hafiflik gibi. Gelinlikler de öyle değil miydi? Saflığı ve masumluğu taşımaz mıydı? Doğa bahara hazırlanırken toprak da doğuma hazırlanmaz mıydı? Gerisi biraz şekil, biraz şamata, biraz oyalanma değil miydi? Sonunda insan yine beyaz bir bezle ebedî uykusuna uğurlanmıyor muydu?
Saniye kalktı. Bavulun yanına, bankın başına oturdu. Üzerine düşen kar tanelerini izledi. Hiçbiri diğerlerine benzemiyordu. Kar öyle yağıyordu ki yürüdüğü yerde iz bile kalmıyordu.
Kar yağışı hafiflediğinde ayağa kalktı. Yürüdü. Ayakkabısının bıraktığı izlere dönüp baktı. Sonra geri döndü. Kendi izlerinin üzerine basarak yürümeye başladı. Bir ileri. Bir geri. Sanki geçmişinin üzerinden son kez geçiyordu.
Tam o sırada sabahın ilk arabası geçti. Tekerlekleri karın üzerinde ince bir iz bırakarak yanından süzüldü. Sonra bir başkası… Sonra bir diğeri… Arabalar, otobüsler, insanlar… Karın beyazı yavaş yavaş koyu griye döndü. Altından asfaltın siyahlığı görünmeye başladı. Saniye saate baktı. Sekiz buçuktu. Gideceği otobüs geldi. Bavulunu aldı.
“Ey güzel şehir…” diye fısıldadı. “Dilerim seninle başlayacağım bu yolculukta beni üşütmezsin.”
Otobüs onu evini tuttuğu yere yakın bir durakta indirdi. Sokak sessizdi. Apartmanların balkonlarında kar birikmişti. Saniye kapının önünde bir süre durdu. Çantasından anahtarı çıkardı. Kapıyı açtı. Ev soğuktu. Bavulunu yere bıraktı. Pencereye yürüdü. Perdeyi araladığında karşısında küçük bir park gördü. Ağaçların dallarında kar vardı. Parkın girişindeki tabelayı fark etti. “İlk Yerleşim Parkı.”
Bir süre yazıya baktı. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Demek ilk yerleşim burası…”
Bir an durdu.
“Belki benimki de.”
Dışarıda kar hafiflemişti. Park yavaş yavaş dolmaya başladı. Çocuklar karın içinde koşuyor, birbirlerine kartopu atıyordu. Bir kartopu havada dağıldı. Ardından kahkahalar yükseldi. Neşeli sesler soğuk havada savruluyor, sonra yavaş yavaş kayboluyordu. Saniye camın ardından onları izledi. Yüzünde fark etmeden küçük bir gülümseme belirdi.
Perdeyi kapattı. Yatağa uzandı. Gözlerini kapadı. Yorgunluğu bütün bedenine yayıldı. Derin bir uykuya daldı. Dışarıda karın içinde çocuk kahkahaları hâlâ yükseliyordu.



