Büyüdükçe öğrendim ki bazı yokuşlar aşmak için değil, vazgeçmek içinmiş. Bazı boşluklar ne kadar eğip büksen de hiç dolmayacakmış, kırılan her şey yapıştırılınca içinden yine de su sızarmış. Güzel olduğu için koparılan her çiçek ölüme bir adım daha yaklaşmakmış, bazı yenilgiler zaten en başında savaşa katılmakla başlarmış… Öyle çok hem varmış hem de yokmuş ki insan, bir hayale bürünmüş hâlde bulurmuş kendini. Yalanları gerçek, gerçekleri yalan sanırmış…
Sabahın bu saatinde dört köşeyle sınırlı bu şehre bakarak bunları düşünüyorum. Kaç yaşındayım, neredeyim, neden varım sorularından arta kalan sadece bu düşünceler. Yatağın ucuna oturmuş, dışarıda ölmek üzere olan onca insandan, yıkılmış evlerden, kurumuş ağaçlardan önce bunları düşünüyorum. Ben kötü biri miyim? Bilmiyorum belki kötüyümdür. “İyilik” her duruma ve kişiye göre değişen bir şey oldu, kendimi bir yere yerleştiremiyorum. Bakmaktan vazgeçtiğim pencereden uzaklaşarak eşyalarımı topluyorum, bir otel odasında düşünülmesi gereken her şeyi düşündüm çünkü, artık gitmeliyim. Nereye? Kime?
Sorular… Sorular… Sorular…
Ne cevap verirsem vereyim yine kendinden yeni bir soru doğuruyor. Aradığım şeyi bulamıyorum! İnsan zehir, panzehri bile zehre çevirebilen bir zehir; yokluğu var eden, var edileni yok eden, kangren…
Kangren bir zehir, kırık cam parçaları zehir, yaşamak zehir.
Yaşayarak zehirliyorum kendimi, hâlâ yaşamaya inanarak. İçimden akan bu zehri benden başka gören yok, oradan oraya koşuşum mânâsız geliyor, amaçsız, sığacak bir kap arayan dökülmüş bir su gibi. Kıyafetlerimi özensizce katlarken kendime sorduğum milyonlarca sorunun yine bir cevabı yok. Sonsuz soru, binlerce, milyonlarca soru…
Evimden neden ayrıldım bilmiyorum, bunca zaman nasıl geçti, nasıl oldu da bu kadar büyüdüm, bilmiyorum. Nasıl bu kadar çabuk yutup tükürdü beni dünya ve nasıl hâlâ içimde bir yerlere varma inancını taşıyabiliyorum? Toplanmış eşyalar, tekerlekleri aşınmış bavullar… Değiştirdiğim kaçıncı şehir bu? Hayatım çoğu insana göre kısa bana göre çok uzun oldu, doğdum ve annemin beni sevip sevmediğini senelerce sorguladım. Babamın sevgisini sormayı aklıma bile getirmedim, yokluğuna emin olduğum şeyleri sormayı bırakalı bir asır oluyor. Bazen uzun saçlı oldum, bazen kısa saçlı, her zaman nefret edecek bir şey buldum. Çok sevilecek şeyleri toprağın altından tırnaklarımla kazıyarak çıkartmam gerekse de az veya çok insan tanıdım.
Bir telaş içinde oradan oraya koştum, ateşe düşen herkes yanmak dışında her şeyi düşünüyor, sevmek de öyle.
Çok sevdim ama kopan her parça yeniden var edilmeyi bekleyerek, bir parça daha istiyor benden; sevmek verdikçe çoğalması gereken bir şeyken geriye kalan delik deşik ruhuma yamalar yaparken buluyorum kendimi. Şimdi geriye kalan benle bir yerlere yetişiyorum, zaten öyle olur, her şeyi düzeltebileceğine dair gelen o büyük inanç, en olmadık zamanda gelir, bir mezar başında daha iyi yaşamak, daha çok yaşamak düşüncesinin aklına gelmesi gibi. Ne olursa olsun bunların hepsi kaçmak için, unutmak için bir kapı oldu yalnızca, kaçıyorum… Yola çıkmak bundandır, kaçmak ve içindeki bu duygu kendince kabuk tutana kadar üzerine bastırmaktır, yara yeniden kanar, sen de yeniden yola düşersin, bütün otobüs molalarında önemli kararlar alır, varır varmaz da unutursun… Bunu neden bu kadar geç anladığımı bilmiyorum. Otelin yuvarlak merdiveninden inerken başım dönüyor, zaman döngüsü gibi içinden çıkılmaz bir sonsuzluk.
Zaman üzerine söylenen hiçbir şey anlamını dolduramadı benim için.
Zaman; güneşin doğuşu ve batışı arasındaki o tuhaf boşluk. Otelin çıkış kapısının önünde bir sigara yakıp sokağı izliyorum. Yine o boşlukta akvaryum camına çarpan balıklar gibi insanlar; nereye, kime, neye yetişeceğini bilmeden çarpa çarpa ilerliyor. Bu sokak neden bu kadar dar, diye düşünüyorum, insanlar neden artık balkonlara çiçekler koymuyor? Balkon, nedir bu balkon, evin mi içidir, yoksa sokağın içi mi?
Balkonlar araftır ve balkonlar sanırım aynı zamanda çok da yalnızdır.
Bavulumun tekerlek sesleri eşliğinde durağa yetişmeye çalışıyorum, ben hep bir yerlere yetişmeye çalışırım, o yere yetiştiğimdeyse koşarken atan kalbim duruverir. Evet, doğruymuş varmak değil, yol güzelmiş. Hızlanmam lazım, hızlanmam lazım yoksa kaçıracağım, otobüsü değil aklımı kaçıracağım! Dükkân camlarına yansıyan kendimi görüyorum, uzaktan anneme benziyorum, bazen onu çok özlüyorum. Camlar…
Camın değdiği her şey onun içinde tutsak!
Durağa vardığımda insanlar aynı heyecansızlıkla, oturacak bir yer bulabilmenin kaygısıyla bekliyor. Kimse beni görmedi, fark etmedi, çok uzun zamandır insanlar birbirini görmüyor, bu bana kendimi hiç var olmamış gibi hissettiriyor. Ben var mıydım gerçekten? Midem bulanıyor, başım dönüyor, çevremde tutunacak hiçbir şey yok. Bavulun sapına dayanarak karnımdaki bu şeyi anlamaya çalışıyorum, nefes alamıyorum. “İmdat,” diye bağıramıyorum, bağırsam gelirler mi? İnsanlar sadece yere bakıyor, beni gördüğünü sananlar arkasını dönüyor, dizlerimin üzerine çöküyorum. Sanırım kusacağım…
Dizlerimin üzerinde çökmüş, olduğum yerde başım yere eğilmiş, içimde dönen bu şeye itaat ediyorum. Kafamı kaldırıp ter içindeki alnıma dokunuyorum, durakta kimse kalmamış, hava kararmış. Bavulum yok! Ne kadar zaman geçtiğini anlamıyorum, oturduğum yer koca bir çember içine alınmış!
Camdan koca bir çember…
Dokunmaya çalışıyorum, çemberin içi karmakarışık, ellerime değen şeylerin ne olduğunu, neye benzediğini çıkaramıyorum. Biri yaklaşıyor bana, ayakkabısının ucu çembere değiyor. Ayağa kalkmaya çalışıyorum, olmuyor. Kafamı kaldırabildiğim kadar kaldırıp bakıyorum, yüzünü tanıyamıyorum bu yabancının, silik… Fakat vücudu o kadar tanıdık geliyor ki, yardım et dememe izin vermeden sağ elini kaldırıp susturuyor beni.
Soğuk bir sesle, “ Döktüm önüne, seç hangisi sensin?” diyerek çemberin içini işaret ediyor. Kafamı aşağıya çevirdiğimde ise artık delirdiğime emin oluyorum! Bir sürü ben! Yüzlerce ben! Evet, artık delirdim, vücudum titriyor, nefes anlamıyordum, anlayamıyorum nasıl, nasıl olur böyle bir şey?
Soğuk ses işaret parmağıyla çemberin içini göstererek; “Bak burada şekerini kaybetmiş olan sen, şurada istediklerini elde edemeyen sen, şu ise hiçbir yere varamayan ama yine de vazgeçmeyen sen… Söyle hangisi sensin? Uçuk maviler içindeki bebek mi? Dizlerine yaralar yapışan mı? Kim olduğunu, ne olacağını bilmiyorsun, kayboldun! Olmak istediğinle olduğun şey arasında kayboldun, iki ucu gerilmiş bir ipe bağlı boynunu koparıyorsun kurtulmaya çalışırken, söyle hangisi sensin?”
Hangisiyim?
Bilmiyorum, içine sıkıştım kendimin!
Kimsin sen? Ses, çığlıklarımı duymadı, öylece ayakta durduktan sonra ayağının ucunu çemberden çekerek yavaş yavaş durağa doğru uzaklaştı. Çember daralmaya, beni bataklık gibi içine çekmeye başladı. Uzaktan, karanlığın içinden soluk iki ışığıyla otobüsün geldiğini görüyorum, ses yavaş yavaş otobüse doğru hareket etmeye başlıyor.
Çember daralıyor.
Uzaktan, evet uzaktan bir kadına benziyor ama kime? Anneme… Otobüs durağa geldi, kadın durağın bir kenarından aldığı bavulu sürüklemeye başladı.
Çember biraz daha daralıyor.
Benim bavulum! Otobüsün arka kapısı açıldı, kadın otobüse binerek cam kenarında bir yerlerde durdu, otobüsün ışığı kadını görmemi kolaylaştırdı.
Çember daralıyor.
Üzerindeki kıyafetler benim kıyafetlerim! Otobüs tekrar hareket etti.
Çember yavaş yavaş, çatırdayarak kırılmaya başladı, içinden binlerce çığlık yükseldi.
Kadın, son kez benim olduğum noktaya baktı. Kadın… Kadın… Anneme benzeyen ama benim kıyafetlerimi giyen kadın!
Çember kırıldı.
Hızla ayağa kalkıp otobüsün peşinden koştum; durmadan, nefes almadan koştum. Yetişemedim… İçimdeki bütün kadınların gücüyle bağırdım arkasından. “Hangi benin gerçek ben olduğunu olduğumu nasıl anlayacağım?” Boşluğa doğru ilerleyen otobüs yok oldu, durak yok oldu, sokak eridi. Koca gün büzüşerek geceye döndü…
Bir boşlukta kaldım; artık kendimi bir balkon gibi hissediyorum, ne evin bir parçasıyım ne de sokağın… Bavulumun içini boşalttım, tekrar dolabın üzerine yerleştirdim, savaşmaya yeltenmek kazanmak demek değildi, ne kadar kaçsan da yine kendine varıyor, bütün yollar başladığı noktaya dönüp kendi kuyruğunu ısırıyordu. Anladım. İçimdeki kadınlardan biri değil hepsi bendim, yalnız birini değil hepsini kurtarmalıydım…



