Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Zamanın Dantel Kenarı

Ceviz ağacından yapılmış koyu kahverengi masanın kenarları el oyması. Yeni değil ama henüz tam da eskimemiş; tüm heybetiyle ve zamanın gerisinde kalmış olmanın mahcubiyetiyle öylece duruyor. Dokunuyorum. Bir zamanlar ne sofralar kurulmuştur üstünde… Lokma lokma lezzetler paylaşılırken bayramlar kutlanmış, kahkahalar atılmıştır etrafında.

Baştaki sandalye yok. Kırılmış mıdır acaba? Belki orada oturan, bu sofrayı kurup kaldıran kişiydi; o kaybolunca masa da dağılmış, yerinden edilmiş.

Duvarlarda değil, eşyaların arasına birbiri ardına rastgele konulmuş tablolar var. Hangi ressamın fırçasından dökülmüşler, kim bilir? Renkler, motifler olabildiğince canlı ama sanki yaşamayanı daha çok temsil ediyor gibiler. Özene bezene yapılmış bu eserler, üzerlerine biçilmiş düşük bir fiyatla asılacakları duvarı bekliyor.

Masanın üzerindeki sıra sıra dizilmiş koleksiyon parçası biblolar… Hiç güneş görmemişler, bir çocuk oynarken kazara düşürmemiş, bir toz zerresi bile konmamış üzerlerine. Aynalı vitrinlerde geçirmişler zamanlarını. Şimdi onları alıp yeni vitrinlere koyacak birilerini arıyorlar.

Sağım solum, her yanım birbirine hiç benzemeyen, eskimiş, eksilmiş eşyalarla dolu. Pencerelerden öğle güneşinin sokakları aydınlattığı görünüyor ama içerisi geceyi hapsetmiş gibi. Köşelerdeki titreyen floresan ışıkları, alanı aydınlatmak yerine karanlığı daha da belirginleştiriyor.

Bir köşeye itilmiş bir pikap takılıyor gözüme. Üzerinde hâlâ bir plak var. Joe Cocker’dan “Unchain My Heart” kulağımda yankılanıyor.

Her yere, her nesneye dokunuyorum; sanki bir şey arar gibiyim. Elime, dokunuşundan tanıdığım bezden yapılmış, içi dolu minik bir torba geliyor. Bağlarını çözüyorum.

Aaa… Annemin bembeyaz, yetmiş numara Ören Bayan dantel ipliklerinden ördüğü danteller bunlar. Onlara tek tek dokunuyorum; zamana dokunur gibi.

Annemin narin parmaklarının arasında tığ ile ipliğin o hiç değişmeyen ritmik dansı… Ve ortaya çıkan birbirinden güzel motifler. Uyuyup uyandığımız, ağlayıp güldüğümüz her gün, yeni motiflerini ördüğümüz yaşamın kendisi, bir dantel değil miydi aslında?

Bir yasemin kokusu alıyorum. Tanıyorum bu kokuyu. Annemin parfümü. Ellerimde danteller, kokunun geldiği yöne doğru yürüyorum. Annem, bana doğru geliyor. Hiç değişmemiş. Zeytin karası gözleri, beni sarmalayan kolları… En çok da sesini nasıl özlemişim.

“Sen de eski eşyalarını bırakmaya mı geldin yavrum?”

Bilmiyorum neden oradayım. Bilmiyorum.

“Gel,” diyor eliyle.

Gidiyorum.

Saatler sabahın seher vakti mi, yoksa gecenin bir yarısı mı, belli değil. Zaman artık bütün kavramlarından kopmuşken şefkat dolu sesiyle

“Nasılsın kuzum, iyi misin?”

Annemin dizlerine başımı koymak, incecik parmaklarını saçlarımın arasında dolaşırken bana verdiği huzur, güven mutluluk… Uzun zamandır eksikliğini hissettiğim, içim yana yana aradığım buydu.

Burası ne memleket ne de gurbetti. Annemin yanı başıydı.

“İyiyim anne. Şimdi çok iyiyim.”

“Anlat yavrum, seni dinliyorum.”

Nereden başlayacağımı bilemesem de başlıyorum anlatmaya.

“Hatırlıyor musun o sonbaharı? Green Card çıkmıştı bize piyangodan. Nasıl mutlu olmuştuk. Sen hariç. ‘Daha yeni evlendiniz, ev oldunuz. Gitmeyin, doğru zaman değil,’ demiştin. Oysa biz ne heyecanla, ne merakla, ne umutla gelmiştik Washington DC’ye. Mutluyduk. Seçilmiştik. Bize bir fırsat verilmişti, öyle inanmıştık. 

Doğan yeni diş hekimliğini bitirmişti. Burada mesleğine devam edecekti. Ben de yarım kalan eczacılık bölümüne dönecektim. Planımız vardı. Ama bildiğimizi sandığımız İngilizce’nin ne onun denklik sınavına ne de benim okula dönmeme yetmediğini anlamamız uzun sürmedi. O, sahibi İranlı bir benzincide; ben bir ilaç deposunda hayata başladık.

Kaldırım kenarına bırakılan eşyalarla kurduğumuz evimiz de uzun çalışma saatleri de umudumuzu kırmıyordu. Çünkü insan, umut edince yorgunluğunu fark etmiyor anne.

Ama değişen her şey gibi biz de yavaş yavaş değişmeye başladık. Burada dostluklar hep yüzeysel. Kendi insanın bile çok farklı değil. Eğer düzgün bir işin, iyi bir kazancın yoksa, ilk önce kendi insanın mesafe koyuyor. Sonra insan, için için yalnızlaşıyor.

Doğan diş hekimliğinden tamamen vazgeçti. Ticarette şansını denemek istiyordu. Az parayla yapılabilecek işlerden en kolayı, ikinci el arabaları alıp tamir ederek satmaktı. Tertemiz beyaz önlüğünün yerini yağlı, paslı mavi bir tamirci önlüğü aldı. O hâlinden memnun gibiydi.

Ben hem depoda çalışıyor hem de dil okuluna gidiyordum. Dilimi iyice geliştirmiştim, okula dönmeyi bile düşünüyordum. Ama yolunda gitmeyen şeyler vardı. Doğan çok içmeye başlamıştı. Vaktini, dışarıda yeni edindiği arkadaşlarla geçiriyordu. Sohbetlerimiz, çoğu iğneli sözlerden oluşan birkaç cümleyi geçmez olmuştu.

O zamanlar seni telefon kartlarıyla arıyordum. Çok istiyordum sana anlatmayı ama kartın bakiyesi, sesine doyamadan bitiyordu.

Sana “Her şey yolunda anne,” derken, aslında hiçbir şeyin yolunda gitmediğini haykırmak istiyordum. Ama seni üzmektense, içimde kalsın diyordum her seferinde.

Dört yıl sonra ilk kez İstanbul’a, senin yanına gelmiştim. Nasıl gezmiş, nasıl eğlenmiştik… Gözlerindeki mutluluğu dertlerimle yok etmek istemedim. Kıyamadım. Anlatamadım. Onun yerine sana, senin çok seveceğin bir masal uydurup anlattım.

Bana hep sorardın ya, ‘Kızım, özlediğin bir şey varsa sana onu pişireyim,’ diye.

Ben de, ‘Bol domatesli Ayşe Kadın fasulyesi,” derdim. Gülerdin.

‘Yok mu kızım koca memlekette fasulye? Onu sen yaparsın. Başka ne istiyor canın?” diye üstelerdin ama yine de pişirirdin.

Bir bilsen anne… Buradaki fasulyelerin ne şekli ne tadı benziyor. Ama adı fasulye işte. Ah anneciğim… Keşke orada, seninle, öylece kalsaydık. Hiç ayrılmadan.

Birkaç hafta sonra, sana anlattığım masala hiç benzemeyen kendi gerçeğime dönmüştüm. Doğan’la iğneli sözlerimiz artık kavgaya dönüşmüştü. Birbirimizi kırmaya, dökmeye, yakıp yıkmaya başlamıştık. Hayat yine de akıyordu; iyi şeyler de oluyordu.

Çalıştığım depoda terfi almıştım. Depo müdürünün asistanı olmuştum. Ve anne… Anne olacağımı öğrenmiştim. Sana söylediğimde nasıl da mutlu olmuştun.

‘Ben artık bir anneaneyim,’ demiştin, daha onu görmeden. Kızının küçük ailesi büyüyordu; sen öyle biliyordun. Ama ben daha Doğan’a baba olacağını bile söylemeden, o bana artık benimle mutlu olmadığını söyledi. Hayatında başka biri vardı. Ayrılmak istiyordu.

Yalvardım anne. Gitmesin diye yalvardım. Ne baba olacağı haberi ne de yalvarışlarım işe yaradı. Gitti. Kızların kaderi annelerine benzermiş, derler ya… Doğruymuş.

Sen, babam öldüğünde yalnız kaldın. Ben, terk edildiğimde. Senin gibi, tek başıma büyütecektim onu. Ona senin adını koydum: Türkan.

O minik elleriyle benim koca yalnızlığımı söküp aldı. Çıkardığı her “agu gugu”, benim yeni dilim oldu. Şefkati, özveriyi, sevmeyi… Ve daha birçok güzel şeyi senden öğrendim.

Anne, ben senden mezun oldum. Onu hiç kimseye muhtaç etmeden, hiç yalnız bırakmadan büyütecektim. Aynı senin gibi.

Türkan şimdi on altı yaşında bir genç kız. Sana çok benziyor. Saçları, gözleri… En çok da sesi. Hem kuzumu hem seni seviyorum. Aynı canda.

O her zaman duymayı çok sevdiğim ses, şimdi beni senin kollarından ayırıyordu.”

“Anne… anneciğim… hadi uyan!”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Özden Arslan
Özden Arslan
Üniversite eğitimimi UNC Greensboro’da aldım. Estee Lauder’da uzun yıllar yönetici olarak çalıştım. Otuz beş yıldır Amerika’da yaşıyorum. Bu süre içinde hem politik hem de politik olmayan Türk-Amerikan derneklerinde, yabancı öğrencilere destek veren kuruşlarda çeşitli yardım organizasyonlarında gönüllü olarak yer aldım. Halen Sancar Vakfı’nın etkinlik düzenleme ve organizasyon komitesinde gönüllü olarak çalışmaktayım.

POPÜLER YAZILAR